‘İhtiyacımız olan baskı değil; akıl, hukuk ve toplumsal vicdandır’

  • 09:04 3 Şubat 2026
  • Güncel
Büşra Turan
 
WAN - Rojava’ya yönelik saldırıların ardından yapılan protestoları izleyen gazeteciler ve hak savunucuları, gözaltı, tehdit ve keyfi erişim engelleriyle hedef alındı. Dijital sansürün sistematik hale geldiğini belirten İHAMED Eşbaşkanı Burcu Şeber, “Bizim ihtiyacımız olan şey baskı değil, akıl, hukuk ve en önemlisi de toplumsal vicdandır”
 
Basına yönelik Bağımsız Veri Gazeteciliği Platformu’nun hazırladığı rapora göre, geçtiğimiz hafta, 32 yayıncıya ait 39 dijital medya hesabına erişim engeli getirildi. Bu hesapların 23’ünün gazetecilere; 16’sının da ajans, gazete ve televizyon kanallarına ait olduğu belirtildi. Öte yandan ajansımız JINNEWS’in X hesabı bir ayda üç defa kapatıldı. Rojava ve Kobanê’ye yönelik saldırıların ardından bölge kentlerinde yükselen protesto eylemleriyle birlikte, Özgür Basın emekçileri ve hak savunucuları çok yönlü bir sansür kıskacına alındı. Gazetecilerin ve haber ajanslarının dijital medya hesaplarına getirilen erişim engelleriyle hakikatin halka ulaşması engellenmek istenirken, bu politika, Özgür Basın’ı susturmaya dönük sistematik bir saldırı olarak hayata geçiriliyor.
 
İnsan Hakları ve Medya Derneği (İHAMED) Eşbaşkanı Avukat Burcu Şeber, Rojava'ya yönelik saldırılarla birlikte başlayan, basına dönük sansüre ve engellemelere karşı değerlendirmelerde bulundu. 
 
‘Halkın haber alma hakkı kısıtlanıyor’
 
Suriye’de 6 Ocak’tan itibaren yaşanan gelişmeler ve Rojava’ya dönük saldırıların ardından Wan, Riha ve Amed başta olmak üzere birçok kentte kitlesel yürüyüşler ve basın açıklamaları gerçekleştirildiğini ifade eden Burcu Şeber, bu süreçte gazeteciler ve hak savunucularının ciddi baskılarla karşı karşıya kaldığını belirtti. Burcu Şeber, “Sadece fiziksel saldırılar değil, dijital alanda da bir sansür pratiği ne yazık ki uygulanmaya başladı. Buradaki amaç aslında halkın haber alma hakkını kısıtlamak. Son süreçte Mezopotamya Ajansı, JINNEWS, freelance çalışan gazeteciler Ruşen Takva, Neşe İdil gibi birçok gazetecinin kişisel hesaplarına ya da ajans hesaplarına birden fazla şekilde erişim engeli getirildi. Bu durum ne yazık ki artık sistem haline getirilmiş durumda. Hukuken geçerli şartlar oluşmamışken, bu hesapların nasıl kapatılabildiğini sorgulamak gerekiyor” diye konuştu.
 
‘Hukuk eğilip bükülmüş’
 
Son süreçte takip ettikleri dosyalarda Sulh ve Ceza Hakimliklerince verilen kararların gerekçelerinde herhangi bir suç isnadı ya da hukuki yorum bulunmadığına işaret eden Burcu Şeber, yaşananların hukuki değil, keyfi uygulamalar olduğunu söyledi. Burcu Şeber, “Hukukun olmadığı yerde ben de şu an hukuki bir yorum yapamıyorum. Çok açıktır ki hukuk eğilip bükülmüş, keyfi bir sistematik haline getirilmiş durumda. Hal böyle olunca da tabii ki birçok engellemeyle karşı karşıya kalıyoruz. Bunun sonucunda dosyaları Anayasa Mahkemesi’ne taşıyoruz. Daha önce yürüttüğümüz çalışmalarda da yaşadığımız birçok erişim engeline ilişkin emsal kararlar alındı. Bu son süreçle ilgili olarak da yeniden Anayasa Mahkemesi’ne başvurular yapıldı. Ancak sonuç itibarıyla Anayasa’ya gitmek de bir süreç, oradan çıkacak karar da ayrı bir süreçtir. Türkiye’de sürekli yeni olaylar yaşandığı için gazeteciler ve hak savunucuları bunları haberleştirmek istiyor. Ancak yapılan her haber ve video haber ne yazık ki çok keyfi bir şekilde erişim engeliyle karşı karşıya kalabiliyor. Hatta öyle ki mevcut dosyalarda, toplumu ilgilendiren konularda dahi yorum içermeyen haberler doğrudan erişime engelleniyor” sözlerine yer verdi.
 
‘242 milyonluk bir kitleye ulaşan hesaplar kapatıldı’
 
Burcu Şeber, yaşanan sürecin son derece ciddi olduğuna dikkat çekerek, Bağımsız Veri Gazeteciliği Platformu tarafından yapılan bir araştırmanın da bu durumu somut verilerle ortaya koyduğunun altını çizdi. Burcu Şeber, “Geçtiğimiz hafta yayımlanan raporda çok çarpıcı istatistiklere ulaşıldı. Buna göre, 32 yayıncıya ait 39 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Asıl çarpıcı olan ise erişim engeli getirilen bu kişi ve kurumların toplam takipçi sayısının 640 bin olması ve görüntülenme sayılarının en az 242 milyon olmasıdır. 242 milyonluk bir kitleye ulaşan hesapların bile isteye kapatıldığını görüyoruz. Bunun dayanağını hukuken açıklayamıyorsak, somut veriler ortadayken, Sulh Ceza Hakimliklerinin kararlarında da hukuktan söz edemiyoruz. O zaman bu tabloyu nasıl açıklayacağız” diye sordu. 
 
‘Saç örgüsü Kürt kadınların özgürlük simgesidir’
 
Son süreçte Rojava’ya dönük saldırıların haberleştirilmek istenmediğinin açıkça görüldüğüne işaret eden Burcu Şeber, yaşananların toplumsal sonuçlarının son derece ağır olduğunu dile getirdi. Burcu Şeber, akil insanlara ve akil bir yönetime ihtiyaç duyulduğuna değinirken, “Çünkü bu engellemeler sonucunda Rojava’ya dair filtrelenmiş videolar servis edildi ve bunun sonucunda ciddi bir kutuplaşma ortaya çıktı. Örneğin, Rojava’da HTŞ çeteleri ve ortaklarının gerçekleştirdiği saldırılar sırasında kadınların bağımsızlığını, özgürlüğünü ve direnişini simgeleyen saç örgüsünün kesilerek servis edilmesi sonrasında tüm kadın hareketi, hak savunucuları ve buna duyarsız kalmayan kesimler güçlü bir tepki gösterdi. Dünya genelinde büyük bir tepki oluştu. Ancak diğer taraftan bu durumu ırkçılığa varacak şekilde kullanan, süreci hedef göstermeye dönüştüren kesimler de ortaya çıktı. Bu süreçte açık hedef haline getirmeler yaşandı. Oysa saç örgüsü, özgürlüğü, direnişi ve bağımsızlığı ifade eden bir semboldür. Genelde tüm kadınların, özelde ise Kürt kadınların özgürlüğünün simgesidir. Hatta öyle ki bu kutuplaşma ve ırkçı iklim sonucunda Mersin’de bir çocuk kafasından vurularak öldürüldü. Yine sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla bir hemşire, saçını ördüğü gerekçesiyle hukuksuz bir şekilde adli ve idari soruşturmalara maruz kaldı. Bunun hiçbir hukuki zemini yoktur. Tüm bunlar geldiğimiz sürecin ne kadar önemli ve kritik olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü idari tasarruflarla ortadan kaldırılamaz. Sansürle, baskıyla gerçekleri susturamayız. Bizim ihtiyacımız olan şey baskı değil, akıl, hukuk ve en önemlisi de toplumsal vicdandır” vurgusunu yaptı.
 
‘Keyfi erişim engelleri uygulanıyor’
 
İHAMED olarak uzun süredir erişim engelleri, sansür ve dezenformasyon yasasına karşı çalışmalar yürüttüklerini söyleyen Burcu Şeber, gelinen noktada erişim engellerinin artık olağanlaştırıldığını dile getirdi. Burcu Şeber, “Bu kapsamda eğitimler de düzenledik. Ancak geldiğimiz noktada şuna özellikle dikkat çekmek istiyorum; erişim engelleri dünden bugüne ortaya çıkan bir süreç değil. Medya departmanımızda da birçok gazeteciyi doğrudan ilgilendiren bu uygulamalar, neredeyse her olayda karşımıza çıkan sistematik bir sorun haline geldi. Dezenformasyon yasasıyla mücadele etmek başlı başına bir sorun halini almış durumda. Erişimin engellenmesi başlıklı 5651 sayılı Kanunun 8/A maddesine (milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi) dayanarak son derece rahat bir biçimde verilmeye başlandı; ‘kişinin can güvenliğinin tehlikede olduğu’ ya da ‘güvenliğinin korunması gerektiği’ gerekçeleriyle kararlar alınıyor. Oysa haberlerin içeriğine baktığımızda, yorum içermeyen, video temelli haberler görüyoruz. Kaldı ki yoruma dayalı haberler dahi ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kapsamında suç teşkil etmez. Bu durum doğrudan gazetecilerin iş yapamaz hale getirilmesine neden oluyor” şeklinde konuştu.
 
‘İstatistik veri aynı zamanda bir hafızadır’
 
Haber ve gazetecilik faaliyetlerinin engellenmesine dönük sistematik bir süreç işletildiğini belirten Burcu Şeber, buna karşı hukuki mücadeleyi sürdürdüklerini ifade ederek şunları belirtti: “Ancak Sulh Ceza Hakimliklerinin verdiği kesin ve net kararlar var ve bu kararlara karşı yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabiliyor. Daha önce emsal kararlar alınmış olsa da bu süreçlerin geri dönüşü ne yazık ki çok zor. Bu nedenle yaşananların tamamını raporluyoruz. ‘Hak Hafızası’ adını verdiğimiz bir raporumuz var. Medya departmanımız ve derneğimiz bünyesinde yer alan hukukçularla birlikte bu raporu düzenli olarak yayımlamaya çalışıyoruz. Amacımız istatistiksel bir veri oluşturmak. Çünkü istatistiki veri aynı zamanda bir hafızadır. Tüm bu verileri dijital arşiv sistemimize de yüklüyoruz ki kalıcı bir hafıza oluşabilsin. Yarın ya da ileride yaşanabilecek hak ihlalleri karşısında elimizde somut veriler olsun ve bu ihlalleri yalnızca ulusal değil, uluslararası mekanizmalara da taşıyabilelim diye bu çalışmayı yürütüyoruz.”