TOHAV’dan ‘Umut Hakkı’ raporu: Türkiye sistematik biçimde ihlal etti

  • 12:36 11 Şubat 2026
  • Güncel
İSTANBUL -  “Umut Hakkı”nın bireysel değil, demokratik bir mesele olduğunu hazırladığı raporda belirten TOHAV, AİHM ve AİHS standartları doğrultusunda atılması gereken adımları sıralayarak, “Türkiye’deki uygulamanın bu hakkı sistematik biçimde ihlal ettiğini göstermektedir” açıklamasında bulundu.
 
Toplum Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), “Umut Hakkı” raporunu açıklamak üzere İstanbul Beyoğlu’nda bulunan vakıf binalarında basın toplantısı gerçekleştirdi. Toplantıya çok sayıda hukuk kurumu temsilcisi katıldı. Toplantının yapıldığı salona “Umut hakkı tanınsın” pankartı asıldı.
 
Burada ilk olarak konuşan TOHAV Eşbaşkanı Destina Yıldız, “Umut Hakkı”nın Ekim 2024 itibariyle gündem olduğunu ancak 2014 yılında “Öcalan/2” kararıyla Türkiye için bağlayıcı hale gelmiş ve iç hukukun revize edilmesi zorunluluğunun doğduğunu kaydetti. “Umut Hakkı”nın Kürt sorununda demokratik adımların atılmasında bir “şantaj” aracı haline geldiğini ifade eden Destina Yıldız, “Şüphesiz idam cezasının kaldırılması, yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının ikame edilmesi, nihayetinde bunun da evrensel normlara aykırılık oluşturmasının tespiti ve bu çerçevede umut hakkının tesis edilmesinin zorunluluğu PKK lideri Abdullah Öcalan’dan bağımsız ele alınamaz. Konunun Kürt sorunuyla bağı ve politik niteliği AİHM kararlarının icrasını denetlemekle yükümlü olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Eylül 2025 tarihli oturumunda da teyit edilmiştir. Komitenin Umut hakkının gerekliliklerinin yerine getirilmesi için hali hazırda yürüyen sürece atıf yaparak, Meclis bünyesinde kurulan komisyonu adres göstermesi de ihtiyacın politik niteliğine işaret etmektedir. Bu durum ret edilemez bir gerçeklik olmakla beraber Umut hakkının öz olarak bundan ibaret olmadığı bilinmelidir” dedi.
 
Hazırladıkları raporu Kürt sorununun çözüm süreci kapsamında kurulan Meclis Komisyonu’na, hak, hukuk örgütlerine, uluslararası hukuk mercilere de ileteceklerini vurgulayan Destina Yıldız, “Bugün itibariyle Abdullah Öcalan özelinde ve Kürt sorununa yaklaşım temelinde ele alınan umut hakkının yasalaşması için çok ciddi bir fırsat doğmuştur. Aynı zamanda infaz mevzuatının demokratikleşmesi anlamına gelen bu fırsatı değerlendirmek başta sivil toplum olmak üzere bütün ülke yurttaşlarının sorumluluğu durumundadır. Unutulmamalıdır ki insanlığın temel istemi olduğu gibi demokrasi ve hukuk devletinin temel karakteri de yalnızca geçmişi telafi etmekle sınırlı değil, geleceği inşa etme iddiasını da barındırmaktadır” ifadelerini kullandı.
 
Ardından toplantıda raporu TOHAV üyesi Zozan Vargün okudu.
 
“Umut hakkı, çağımızda hukuk sistemlerinin en kritik sınavlarından biridir” diyen Zozan Vargün, raporun amacının “Umut Hakkı”nı görünür kılmak ve hukuki ve toplumsal düzeyde reform iradesine katkıda bulunmak olduğunu ifade etti. Zozan Vargün, “‘Umut hakkı’nın bireyin geleceğe dair beklentilerini, değişme ve topluma yeniden dönme imkanını koruyan temel bir hak olduğu kabulünden hareketle, bu rapor ceza adaleti sisteminde umudu tamamen ortadan kaldıran uygulamaların hukuki ve etik açıdan meşru olmadığını savunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ve Birleşmiş Milletler denetim organlarının Türkiye’ye yönelik uyarıları da bu değerlendirmeyi desteklemektedir. Bu kapsamda rapor, “terör ve anayasal suçlar kapsamında” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldıkları için koşullu salıverilme imkanı bulunmayan mahpuslar özelinde umut hakkı değerlendirmesi yapmaktadır” ifadelerini kullandı.
 
AİHM
 
“Umut Hakkı”nı kavramsal, tarihsel ve normatif temelleri bağlamında irdelediklerini dile getiren Zozan Vargün, “Bu kapsamda Umut hakkının demokratik toplum açısından önemi, yurttaşlık bağı, etik ceza politikası, toplumsal güven gibi olgularla ilişkisi incelenmiştir. Türkiye bağlamında Umut hakkı, ölüm cezasının kaldırılması ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının doğuşu, hukuki düzenlemeler ve tahliye imkanları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Türkiye’nin yükümlülükleri, infaz rejiminin ağırlığı, tecrit sorunu, uluslararası eleştiriler ve şeffaflık sorunu gibi başlıklar altında umut hakkı Türkiye özgülünde ele alınmıştır. Ayrıca Umut hakkının güvenceye alınmasında AİHM’in belirlediği standartlara ilişkin olarak atıf yapılan içtihatlar hakkında bilgilere yer verilmiştir. Bu bağlamda Avrupa uygulamaları ve farklı modeller incelenmiştir” dedi.
 
Güncel bir istatistik yok
 
Zozan Vargün, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası sistemine dair mevcut hukuki ve idari çerçeve irdelenmiştir. Ölüm cezasının kaldırılması tarihsel olarak ele alınmış, mevzuat değişiklikleri incelenmiş, yanı sıra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dayanak olan mevzuattaki kritik noktalar ele alınmıştır. Bu mevzuatın gelişiminde Abdullah Öcalan etkisine özel bir başlığa yer verilmiş olup bu başlık altında ölüm cezasının kalkması, bunun yerine ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin ikame edilmesi ve eşitlik ilkesinin ihlali incelenmiştir. Resmi veriler, Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin sayısı ve profili hakkında kamuoyuna düzenli, ayrıntılı ve güncel istatistik sunmamaktadır. Bu nedenle veri eksikliği ve şeffaflık ayrı bir başlık olarak ele alınmıştır.”
 
Sistematik ihlal
 
Ağırlaştırılmış müebbet mahpusların psikolojik ve fiziksel sağlığı üzerine ve tutulma koşulları ile tecrit ve hücre cezasına dair uluslararası hukuk ilkelerine ilişkin bilgilere yer verdiklerini söyleyen Zozan Vargün, “Türkiye iç hukukunda AİHM kararlarının bağlayıcılığı, uygulanması ve Bakanlar Komitesi’nin süren denetim sürecinin Türkiye iç hukukuna yansımaları yürürlük mevzuatı dahlinde tartışılmıştır. Uygulamadaki sorunlar başlığı altında idare ve gözlem kurullarının yapısı, işleyişi, bunların iyi hal değerlendirmesindeki takdir yetkileri, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerilerine yer verilmiştir. Bu rapor, Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dayalı infaz rejiminin yalnızca bireysel değil, yapısal bir insan hakları sorununa dönüştüğünü ve bu rejimin insan onuruyla bağdaşmadığını ortaya koymaktadır. Ölüm cezasının kaldırılmasının ardından insan hakları açısından bir ilerleme olarak sunulan bu sistem, fiilen ömür boyu sürecek bir umutsuzluk rejimi haline gelmiştir. Rapor, kavramsal, tarihsel ve hukuki temelleriyle umut hakkını ele alarak, Türkiye’deki uygulamanın bu hakkı sistematik biçimde ihlal ettiğini göstermektedir” diye konuştu. 
 
‘Umut hakkı’
 
“Umut Hakkı” yalnızca özgürlüğe kavuşma olasılığıyla sınırlı değildir, insanın gelecekle kurduğu bağı, değişme ve yeniden topluma katılma kapasitesini koruma hakkıdır” diyen Zozan Vargün, “Uluslararası hukukta bu anlayış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağını konu alan 3. maddesi kapsamında kökleşmiştir. AİHM’in Kafkaris, Vinter, Murray, Petukhov, Marcello Viola gibi kararlarında şekillenen içtihat çizgisi, ömür boyu hapis cezalarının ancak hem hukuken (de jure) hem fiilen (de facto) indirilebilir olmaları halinde insanlık onuruna uygun sayılabileceğini ortaya koymuştur. Mahkeme’ye göre, bir insanın hiçbir koşulda serbest kalma olasılığı bulunmuyorsa, bu durum onun değişebilme kapasitesini reddetmek ve insanı yalnızca geçmişine indirgemek anlamına gelir. Bu nedenle, gözden geçirme mekanizmalarının en geç 25 yıl içinde başlatılması, düzenli aralıklarla yinelenmesi ve bireyin kişisel gelişim ile toplumsal bağlarını dikkate alması gerekir” dedi.
 
‘Türkiye gerekli adımları atmamış’
 
Zozan Vargün, devamla şunları kaydetti: “Türkiye bakımından ise Öcalan (No.2), Kaytan, Gurban ve Boltan kararları, ağırlaştırılmış müebbet rejiminin umut hakkını ortadan kaldırdığına ilişkin açık ve yerleşik bir içtihat bloğu oluşturmuştur. Mahkeme, koşullu salıverilme imkanı bulunmayan veya yalnızca teorik düzeyde var olan mekanizmaların Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal ettiğini, Cumhurbaşkanlığı affının ise düzenli, erişilebilir ve bağımsız bir gözden geçirme yerine geçemeyeceğini tespit etmiştir. Bu tespit, sorunun bireysel değil, yapısal nitelikte olduğunu göstermektedir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu ihlallerin uygulanmasını denetlediği Gurban Grubu kapsamında, Türkiye’ye yönelik değerlendirmelerinde bu yapısal sorunun giderilmesi için kapsamlı bir reform çağrısı yapmıştır. Komite, özellikle 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107/16. maddesi ve buna bağlı uygulamaların, Umut hakkını fiilen ortadan kaldırdığını belirtmiş; Türkiye’den, AİHM standartlarına uygun bir gözden geçirme ve koşullu salıverme sistemi kurmasını istemiştir. Buna rağmen Türkiye tarafından gereken adımlar atılmamıştır.”
 
Atılması gereken adımlar
 
Avrupa Konseyi (AK) üyesi ülkelerin çoğunda “yargısal bir gözden geçirme” mekanizmasının bulunduğunu, Türkiye’de ise bu türden bir mekanizmanın olmadığını söyleyen Zozan Vargün, “Umut hakkının Türkiye’de yalnızca bireysel değil, aynı zamanda demokratik ve toplumsal bir mesele haline geldiğini göstermektedir. Çünkü bir toplum, bireylerinin geleceğe dair inancını koruyabildiği ölçüde demokratiktir. Umudu ortadan kaldıran bir hukuk düzeni, yalnızca mahpusları değil, toplumu da umutsuzluğa mahkum eder. Hukukun amacı intikam değil, adalet ve insana dair olasılığı korumaktır. Bu bağlamda, Türkiye’nin atması gereken adımlar açıktır. AİHM içtihadı ve AİHS standartları doğrultusunda, umut hakkının korunması için:
 
*Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında belirli bir sürenin sonunda bağımsız, şeffaf ve düzenli gözden geçirme mekanizması oluşturulmalı;
 
*Koşullu salıverme hakkı tüm mahpuslar için istisnasız biçimde tanınmalı;
 
*Tecrit temelli infaz koşulları kaldırılarak insan onuruna uygun yaşam koşulları sağlanmalı;
 
*İnfaz ve mahpus verileri düzenli ve erişilebilir biçimde kamuoyuyla paylaşılmalı, böylece toplumsal denetim ve uluslararası yükümlülükler yerine getirilmelidir” ifadelerini kullandı.
 
Zozan Vargün, sözlerini şöyle noktaladı: “Bu adımlar, yalnızca AİHM kararlarının gereği değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasının da sınavıdır. Umut hakkı, cezanın insani ölçüsünü koruyan, hukukun vicdanını temsil eden bir ilkedir. Onu ortadan kaldıran bir sistem, bireyin insan olma özelliğini inkar eder; toplum da adaletin yerine çaresizliği koyar. Sonuç olarak bu rapor, umut hakkını yalnızca bir hukuk terimi olarak değil, insanlığın ve demokrasinin devamı için vazgeçilmez bir ilke olarak savunmaktadır. Umudu yasaklayan bir rejim, insan onurunu da yasaklar. Bu nedenle, umut hakkını güvence altına almak, hem insan onurunu hem de Türkiye’nin demokratik geleceğini korumanın ön koşuludur.”