Yan yana geleceği inşa ediyorlar: Barışın yol haritasını çiziyorlar (1)
- 09:02 4 Kasım 2026
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA - Kadınlar geleceği inşa etmeye çalışıyor. Bu çalışma, siyasetin ve devlet bürokrasisinin üstünde barışa olan inancın bir sonucu olarak tüm salona sirayet etti. Akademi, emek, basın, ekoloji, inançlar, kimlikler, engeliler ve niceleri inşa etmeye hazır.
Kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinden demokratik çözüm ve barış arayışlarına kadar birçok başlığın tartışıldığı “Yan Yanayız, Geleceği Konuşuyoruz” konferansı, 31 Ekim-1 Kasım tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirildi. Konferansta, farklı siyasi geleneklerden, kadın örgütlerinden, emek, ekoloji, akademi, basın ve hak mücadelelerinden kadınlar ortak bir gelecek arayışında buluştu. İki gün boyunca özgürlükler, demokrasi, adalet, eşit yurttaşlık, toplumsal cinsiyet eşitliği, emek, ekoloji alanındaki boğulmalar ve çıkmazlar Kürt sorununun demokratik çözümü ana ekseninde tartışıldı.
Ancak konferansın ortaya çıkardığı tablo, ele alınan başlıkların parçalı toplamından daha fazlasıydı. Birbirinden farklı alanlarda mücadele yürüten kadınların sorunlarının aynı siyasal ve toplumsal düzende gelip tıkandığı, dolayısıyla çözüm arayışlarının da birbirinden kopuk düşünülemeyeceği açığa çıktı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı ile birlikte başlayan barış ve demokratik toplum arayışının, yalnızca silahların susmasıyla sınırlandırılamayacağı, demokratikleşmenin yaşamın bütün alanlarında karşılık bularak inşa edilmesi gerektiği iki gün boyunca yürütülen tartışmaların ortak eksenini oluşturdu.
Konferans, bu yönüyle yalnızca mevcut siyasal sürecin değerlendirildiği, sorunların tespit edildiği bir buluşmadan ziyade, demokratik bir barışın nasıl bir toplumsal yaşamla mümkün olabileceğinin ve bu yaşamın kimler tarafından inşa edileceğinin tartışıldığı bir zemine de dönüştü.
Düğümün ne olduğunu biliyorlar
Yeni bir toplum düzeni konuşulurken, barış ve demokratik toplum inşa edilirken toplumsal sorunların bir bütün olarak ele alınması gerektiği neredeyse tüm konuşmacıların ve söz hakkı alan kadınların dilindeydi. Barış ve demokratikleşme birbirinin ayrılmaz parçası… Bu tespit belki de binlerce kez yapıldı çünkü ekolojiden engelli bireylerin yaşamına, doğanın hakkından kadının hakkına, emek sömürüsünden kimliklerin ve inançların özgürlüğüne kadar yaşamın bütün alanlarında demokratikleşme olmadan barışı kurmanın ne kadar imkânsız olduğu mikrofonu eline alan her kadının konuşmasında görüldü. Birbiriyle bağlantılı olan ve Kürt sorununun çözümünde düğümlenen bütün bu alanlarda aktif politika ve mücadele yürüten kadınları o salona getiren gerçeklik de buydu. Düğümün ne olduğunu biliyorlar ve onu çözmeye gelmişlerdi.
Bir kadının emek mücadelesi diğerinin adalet arayışında
Çünkü bu düğüm çözüldüğünde demokratikleşmenin inşası için toplumun bütün kesimlerine yeni alanlar açılacak, açılan bu alanlarda yıllardır farklı biçimlerde farklı zeminlerde sürdürülen mücadeleler nefes alabilecekti. Kürt sorununun demokratik çözümü, bu nedenle yalnızca Kürtlerin hak ve özgürlüklerine ilişkin bir mesele olarak değil, Türkiye'de demokratikleşmenin önünü açacak temel bir eşik olarak tartışıldı. Birçok farklı kimlik, inanç, kurum, kuruluş birey… Bir kadının emek mücadelesi diğerinin adalet arayışından, bir başkasının ekolojik yaşam savunusu kadın özgürlük mücadelesinden bağımsız değildi. İpek Er’in annesi Hikmet Kılınç gibi adalet aramaya gelen de emeği emekten hesap edilmeyen ev içinde emek üretip emeklilik hakkını aramaya gelen de vardı. Bu nedenle barışın inşası, yalnızca bir sorunun çözülmesini değil, sorunları üreten siyasal ve toplumsal ilişkilerin de dönüşmesini gerektiriyordu.
‘Nereden inşa etmeye başlıyoruz?'
Barış Anneleri'nin yıllardır sürdürdüğü mücadele, kadınların özgürlük ve adalet arayışlarıyla da kesişti. Yıllardır savaşın yarattığı acıları taşıyan, kayıplarına rağmen barış talebinden vazgeçmeyen Barış Anneleri'nin mücadelesi, bugün yürütülen barış tartışmalarının hangi toplumsal hafıza üzerinde yükseldiğini de tüm salona tekrar hatırlattı. Konferansta söz alan uzman çavuş Musa Orhan tarafından intihara sürüklenen İpek Er'in annesi Hikmet Kılınç'ın adalet çağrısı da bu ortaklığın bir başka ifadesiydi. Savaşın başka bir yüzünün yıllarca Kürdistan’da gezdiğinin bir kez daha vurgusuydu Hikmet Kılınç’ın salonda kurduğu sözler. Kadınların karşı karşıya kaldığı şiddet, cezasızlık politikaları ve demokratik hakların ihlali, ortak bir adalet mücadelesinin parçaları olarak aynı salonda karşılık buldu. Yalnız bu hak aranırken, salonun yaklaşımı “geldik bize bir şeyler verin’lerden” ziyade “geldik, nereden inşa etmeye başlıyoruz” arayışıydı.
Bu arayış, konferansın en belirgin yanlarından birini oluşturdu. Kadınlar kendilerine sunulacak bir barışın ya da demokratikleşme programının bekleyicisi olmak yerine, bunun nasıl inşa edileceğini tartıştı. Hak talebi ile toplumsal inşa arasındaki bağ da burada kuruluyordu. Çünkü demokratikleşmenin yalnızca yasal düzenlemelerle değil, toplumun kendi yaşamına ve geleceğine ilişkin söz ve karar sahibi olmasıyla mümkün olabileceği ortaya konuldu.
Peki barışın siyasal sorumluluğu?
Konferansın ikinci gününde siyasi partilerin kadın temsilcilerinin katıldığı “Barışın siyasal sorumluluğu; demokratik çözüm, Meclis ve siyasi partiler” oturumu, bu toplumsal iradenin siyaset alanındaki karşılığını da tartışmaya açtı. Kürt sorununun demokratik çözümünde Meclis'in rolü, yasal düzenlemeler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın statüsü, kayyım politikaları ve siyasi partilerin barış sürecindeki sorumlulukları öne çıkan başlıklar oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın İmralı'da yeni bir mekâna geçmesi en çok merak edilen konu oldu. Pervin Buldan, ise fiziki koşullardaki değişikliklerin tek başına statü sorununu çözmeyeceğini belirtti. Pervin Buldan'ın, söz konusu yerin cezaevinin bir parçası olduğunu ve yalnızca mekân değişikliğinin statü anlamına gelmeyeceğini belirtmesi, sürecin ilerleyebilmesi için siyasal ve hukuksal adımların gerekliliğini yeniden hatırlattı.
Öte yandan Meclis'te yürütülen çalışmaların ve silah bırakmaya ilişkin düzenlemelerin demokratikleşmeyle nasıl ilişkilendirileceği de tartışmaların önemli bir parçasıydı. Sürecin yalnızca silahsızlanma üzerinden ele alınmasının yeterli olmayacağı, demokratik hak ve özgürlükler alanında somut değişikliklerin de gerekli olduğu görüşü öne çıktı. Bu tartışmalar, barışın siyasal sorumluluğunun yalnızca sürece destek açıklamalarıyla yerine getirilemeyeceğini de gösterdi. Meclis'te alınan kararlar, kayyım uygulamaları, seçilmişlerin iradesi ve demokratik haklara yönelik politikalar, barış konusundaki tutumun somut olarak sınandığı alanlar olarak gündeme geldi.
Ortak gelecek arayışı
Konferansta muhalefetin geçmişteki siyasal tutumları da konferansa gelen kadınlar tarafından eleştirildi. Savaş tezkerelerine verilen destekler, HDP döneminde kayyım uygulamaları karşısındaki yaklaşımlar ve Meclis'teki oylamalar, barış ve demokratikleşme konusunda siyasi partilerin ne ölçüde sorumluluk üstleneceği sorusunu beraberinde getirdi. Muhalefetin bundan sonraki süreçte nasıl bir tutum alacağı, demokratik çözüm için atılacak adımlara ne ölçüde katkı sunacağı ve geçmiş politikalarıyla nasıl yüzleşeceği, salondaki kadınların yanıt aradığı sorular arasındaydı. Fakat bu eleştirilerin muhatabı olan siyasi geleneğin temsilcisi de aynı salonda, kadınlarla ortak bir geleceği konuşmak için bulundu. YENİ Parti Milletvekili Gökçe Gökçen'in konferansa katılması ve soruları yanıtlaması, geçmişteki tutumlara yönelik eleştirilerin ortak bir gelecek arayışına engel olmak zorunda olmadığını gösterdi. Gökçe Gökçen'in aynı düşünülen konular üzerinden ortak bir zeminde buluşmaya odaklanmak gerektiği yönündeki değerlendirmesi, siyasal farklılıklara rağmen barış ve demokratikleşme konusunda birlikte hareket etmenin olanaklarına da işaret etti. Ancak bu ortaklaşmanın hangi somut politikalarla geliştirileceği sorusu ise siyasetin çözüm bulması gereken bir iş çünkü barış sürecinin toplumsallaşması konusunda 2 yılda siyasi partilerin yürüttüğü çalışmaların yetersizliği de birçok kez eleştirildi.
Barışın geleceği
Konferansta birbirinden farklı başlıklar altında yürütülen tartışmalar, sonunda aynı soruda birleşti: Barışın sağlandığı, demokratikleşmenin önünün açıldığı bir toplum nasıl inşa edilecek? Bu sorunun yanıtı yalnızca Meclis'te, siyasi partilerin programlarında ya da devletin atacağı adımlarda aranmadı. Kadınların kendi mücadele alanlarında oluşturdukları deneyim, örgütlülük ve ortaklaşma olanakları da bu inşanın temel dayanakları olarak tespit edildi.
Kadınlar geleceği inşa etmede kararlı
Kadınlar geleceği inşa etmeye çalışıyor. Bu çalışma, siyasetin ve devlet bürokrasisinin üstünde, barışa olan inancın bir sonucu olarak tüm salona sirayet etti. Akademi, emek, basın, ekoloji, inançlar, kimlikler, engelliler ve daha niceleri… Hepsi inşa etmeye hazır. Bu inşa için kadınların ellerinde yol haritaları var. Bu yol haritaları kurumdan kuruma, kadından kadına taşınıyor, bölüştürülüyor ve görev dağılımı yapılıyor.
Devletin yapması gereken tek şey ise bu yol haritalarını hayata geçirecek mekanizmaların önünü açmak. Kadınlar, barışın ve demokratikleşmenin nasıl bir toplumsal karşılık bulması gerektiğine ilişkin sözlerini, mücadelelerini ve birikimlerini zaten ortaya koyuyor. Şimdi bu iradenin önündeki siyasal, hukuksal ve toplumsal engellerin kaldırılması gerekiyor.
İnşaya çalışan kadınlar, “Size rağmen” diyerek yan yana geldi ve bu işi bu kez eril siyasete bırakmamaya kesin kes kararlı. Bu kararlılık, yalnızca barış sürecinde söz sahibi olma talebi değil, kurulacak geleceğin doğrudan öznesi olma iradesi. Kadınlar, barışın kendilerine sunulmasını beklemek yerine, onu kendi elleriyle inşa etmeye yöneliyor.
Bu dosyada, o salonda bulunan ve inşaya kararlı kadınların değerlendirmelerini sizlerle buluşturacağız.
Yarın: Füsun Üstel: Hukuk önünde eşitlik, fiili eşitliği sağlamıyor







