Hêlîn Ümit: Entegrasyon sürecini tek bir kişi yapabilir; Önder Apo
- 21:54 18 Şubat 2026
- Güncel
HABER MERKEZİ - Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Hêlîn Ümit, gündemlerinde demokratik entegrasyonun olduğunu belirterek, “Bu entegrasyon sürecini tek bir kişi yapabilir; Önder Apo yapabilir. Yani demokratik entegrasyon süreci gelişecekse başka hiç kimsenin böyle bir gücü, potansiyeli yoktur. Kürt halkı başka kimseyi dinlemez” dedi.
Kürdistan Özgürlük Hareketi üyesi Hêlîn Ümit, 28’nci yılına giren Uluslararası Komplo, İmralı’da tecrit, meclis komisyonu ve kadın katliamlarına dair Medya Haber TV’de değerlendirmelerde bulundu.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan Uluslararası Komplo’nun 28’inci yılına dair konuşan Helin Ümit, “Uluslararası Komplo’nun 27’nci yılını geride bıraktık. 28’inci yıla girdik. Görkemli bir mücadele ile 28’inci yıla giriyoruz. Ben öncelikle uluslararası komployu gerçekleştiren tüm güçleri bir kez daha kınıyorum. Bitmek bilmeyen öfkemizi belirtmek istiyorum. 27 yıl önce nasıl bu öfke bir ateş topuna dönüştüyse aslında günümüzde de giderek artan bir şekilde uluslararası komploculara karşı öfke giderek büyüyerek devam ediyor. Ben komployu değerlendirmeden önce bu komploya karşı 27 yıldır süren mücadeleye öncülük eden Önder Apo’ya sevgi ve selamlarımı bir kez daha belirtmek istiyorum. Gerçekten tarihin bu en karanlık oyunu, komplosu Önder Apo’nun sarsılmaz iradesiyle boşa çıkarılmıştı. Bunun yanında tabii ki sizin de ifade ettiğiniz gibi ‘Güneşimizi karartamazsınız’ şehitleri var. O da bir süreç. Evet, 1999 yılında komplo ilk gerçekleştiğinde Önderliğin etrafında ateşten bir çember ören 7’den 70’e her kesimden, sadece mücadele arkadaşları değil, halktan işte 7 yaşındaki bir çocuktan 70 yaşındaki anaya kadar eyleme geçen bir gerçeklik vardı.
Bu vesileyle o günden günümüze kadar yapılan bütün eylemler aslında uluslararası komployla mücadeleydi, mücadelede şehit düşen arkadaşlarımız oldu. O anlamıyla tüm bu 27 yıl içerisinde önderliğimizin fiziki özgürlüğü için, uluslararası komployu boşa çıkarmak için mücadele ederken şehit düşen tüm arkadaşlarımızı minnetle, sevgiyle, bağlılıkla anıyorum. Ve elbette tabii ki güç kaynağımız, bu mücadelenin her geçen gün biraz daha büyüyerek gelişmesini sağlayan Kürt halkının özgürlükteki kararlılığıdır. O anlamıyla uluslararası komployla mücadelede hep en önde halkımız oldu. İşte sizin de ifade ettiğiniz gibi birkaç gün önce de 15 Şubat’ın 27’nci yıl dönümünü lanetlerken, mücadele ederken yine halkımız dört parça Kürdistan’da, yurt dışında bulunduğu her yerde sokaklarda oldu, meydanlarda oldu. Herkes şunu çok açık gördü ki bu öfke hiç azalmadı. Hatta uluslararası komplo ile birlikte yaşanan bilinçlenme her geçen gün Kürt halkının öfkesini daha fazla biledi ve demokratik uluslaşmaya, Kürt halkının bir ulus olarak hareket etmesinde temel bir mihenk taşı oldu, bir bilinç oldu. O anlamıyla halkımızı da, bu eylemlere katılan tüm halkımızı da sizin aracılığınızla tebrik ediyorum. Teşekkür ediyorum. Bize verdikleri güç gerçekten bizi ayakta tutan temel kaynak oluyor. Bunu belirtmek istiyorum” dedi.
‘Komplo konusunda bilinçlenme var’
Gerçekleştiği günden bugüne kadar Uluslararası Komplo’yu hep gündemlerine alarak tartıştıklarını, anlamaya çalıştıklarını belirten Hêlîn Ümit, şunları söyledi: “Şunu söyleyebilirim. Bu komplonun nasıl gerçekleştiği, hangi güçlerin hangi aşamada nasıl yer aldığı, amaçlarının ne olduğu aslında önderliğimiz sayesinde yine içine girdiğimiz süreçlerle birlikte önemli oranda aydınlandı. Şunu söyleyebiliriz; 9 Ekim’de başlayan, 15 Şubat 1999’da sonuca erdirildiği düşünülen bu komploda ABD’sinden İngiltere’sine, İsrail’inden Yunanistan’ına, Rusya’sından çeşitli diğer güçlere kadar bu güçlerin ne kadar rolü olduğunu artık biliyoruz. Kürt halkı bunları biliyor. Uluslararası Komplo’yu kimlerin gerçekleştirdiğini biliyor. O anlamıyla nasıl gerçekleştiğinden çok bizim bence odaklanmamız gereken konu niçin gerçekleştiğidir. Bu konuda da 27 yıldır tabii tartışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Böyle bir komplo Kürt halkının başına neden getirildi? Neden öyle bir süreçte Önder Apo hedeflendi? Bununla amaçlanan neydi? Bunları anlamak gerekli. Şunu söylemek istemiyorum; aslında önemli oranda bu konuda da bir bilinçlenme var, aydınlanma var. Kürt halkı az önce de söylediğim gibi demokratik uluslaşma sürecinde uluslararası komployla mücadeleyi önemli bir bilinçlenme alanı olarak inşa etti. O anlamıyla dostunu, düşmanını bilen bir halk haline geldi.
Bunda uluslararası komployla mücadele ve bunu anlama düzeyi önemli bir noktada duruyor. Fakat tabii ki tarih şöyle bir alan değil; yaşandı bitti bir olay değil. Yani bize okullarda öğretildiği gibi değil. Bir olaylar yığını değil. Yaşanıp geçilen bir olay değil. Önderliğimizin değerlendirmesiyle söyleyeyim: ‘Geçmiş hep güncele akar’ diyor Önder Apo. Yani geçmişte yaşananlar günümüzü belirler. O anlamıyla günümüzde yaşadıklarımızla geçmişi de hep sürekli yeniden çözümlemek, analiz etmek, anlam vermek mutlaka gerekli. Bu perspektiften baktığımda ne söylenebilir? 27 yıl mücadele ettiğimiz uluslararası komplo için neler söylenebilir? Birincisi, bizim uluslararası komployu bir olay olarak ele almamamız lazım. Yani yaşanan bir olay olarak ele almamamız lazım. Devam eden bir süreç olarak ele almamız lazım.
Bu mücadelenin içinde aktif yer alan bir hareket olarak, bir güç olarak, bir yoldaşlar topluluğu olarak şunu söyleyebilirim: 1999’da uluslararası komplo gerçekleştikten sonra 27 yıl boyunca uluslararası komplo devam ettirilmek istendi. Yani türlü türlü oyunlarla, komplo içerisinde komplo, darbe içerisinde darbe, çeşitli dış destekler sağlanarak bu komplo günümüze kadar sürdürülmek istendi.
Komployu oldu bitti, yaşanan bir olay olarak ele almamak lazım
Herkesin öncelikle bunu çok iyi bilmesi lazım. Yani komployu oldu bitti, yaşanan bir olay olarak ele almamak lazım. Sürekliliği olan, devam ettirilmek istenen bir politik gerçeklik olarak algılamak ve ona karşı mücadeleyi de böyle süreklileşen bir politik alan olarak inşa etmek gerekli. Bu mutlaka gerekli. Çünkü bazı kesimler böyle tartışıyor. Mesela güncelde yaşadığımız olayları biz bu komployla, bu uluslararası komployla bağlantılı olarak değerlendiriyoruz.
Hafife alıyorlar, küçümsüyorlar. Öyle olmadığını savunuyorlar. Ama tarih hem akışkan hem bütünlüklü; birbirinden kesik, kopuk olaylar yığını değil. O anlamıyla günümüzü belirleyen en önemli olaylardan bir tanesi uluslararası komplo oluyor. Ben bizi takip eden, izleyen herkese öncelikle bunun kavranmasının önemli olduğunu belirtmek istiyorum. İkinci husus; ben mesela bu programa hazırlanırken de şunu kendi zihnimde tartıştım: Evet, uluslararası komplonun bir başlangıç noktasını belirlemek lazım. Yani uluslararası komployu açığa çıkaran zemin nedir? Bunu tanımlamamız lazım.
Uluslararası komplonun zemini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine gidiyor
Şunu söyleyebilirim bu noktada: Uluslararası komplonun zemini, bunu oluşturan gerçeklik aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine gidiyor. Evet, mesela şunu söylemek istemiyorum: Kürtlerin daha öncesinde de tarihi var, bir Kürt tarihi var. Hatta Kürtler bu coğrafyanın en eski halkı, ilk isimlenen halkı, ilk toplumsallaşan halkı; bunu biliyoruz artık. Tarihsel belgeler bize bunu gösteriyor. O anlamıyla belki de bugün böyle bir direniş gerçekliğimiz varsa, Kürt kimliği yok edilemiyorsa, varlığında ısrar eden bir halk gerçekliği biricik bir yapı olarak açığa çıkıyorsa bu, böyle bir tarihsel olguya dayanıyor.
Fakat tabii Kürdistan tarihinde bir kırılma noktası var. Dikkat edelim; ne Osmanlı döneminde ne de onun öncesinde Kürt varlığına dayatılan bir inkâr yok, bir soykırım yok, bir reddediş yok. Kürtler diğer halklar kadar evet baskı görüyorlar, sömürü görüyorlar, çatışmalara giriyorlar, ittifaklar geliştiriyorlar. Fakat varlıklarını yine de var olan koşullar içerisinde sürdürebiliyorlar. Bu ne zaman tehlikeye giriyor? Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte tehlikeye giriyor.
Burada da şuna bir parantez açarak devam etmek istiyorum izninizle. Böyle söyleyince biz sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna karşıymışız, Türkiye Cumhuriyeti’ne tümden karşıymışız gibi değerlendirmelerle karşı karşıya geliyoruz. Bahsettiğim o değil. Zira herkes şunu çok yakından biliyor: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Kürtler asli unsur olarak yer alıyorlar. Kurtuluş Savaşı denilen o destansı hikâye, her yerde anlatılan hikâye, çocukluğumuzun hikâyeleri; birlikte yürütülen bir mücadelenin sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti açığa çıkıyor.
Peki, şimdiki itirazımız neye? Türkiye Cumhuriyeti’ni açığa çıkaran, onun kurulmasını sağlayan bu tarihsel ittifakın, Kürt-Türk ittifakının Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra reddedilmesinden kaynaklı olarak sorunlar yaşanıyor. Demek ki bizim uluslararası komployu değerlendirirken öncelikle ilgili tüm tarafların görmesi gereken unsur, olgu bu.
Dikkat edin şöyle bir gerçeklik vardır: Cumhuriyet’in kuruluşunda canhıraş her türlü mücadelenin içerisine giren, bedel veren, onun için can veren Kürt toplumu 1925’ten sonra isyana zorlanıyor ve ondan sonra hep karşısına idam sehpaları çıkarılıyor. Yani uluslararası komplo demek idam sehpası demektir. Bunu bizim böyle anlamamız lazım.
30 yıllık bir mücadelenin sonunda Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Önder Apo aslında Kürt varlığını açığa çıkardı
Eğer bu uluslararası komplonun ortadan kalkmasından ya da aşılmasından bahsedeceksek, bunu Cumhuriyet’in kuruluş esaslarına bağlamak lazım. Nasıl ki 1921’de Kürt-Türk ittifakı gerçekleşti, ona dayalı kurucu meclis oluştu, Türkiye Cumhuriyeti ona dayalı olarak gelişme gösterdi; işte yeniden o kuruluş esaslarına dönebilirse Türkiye gerçekliği, o zaman Kürtler üzerindeki tehdit, tehlike, uluslararası komplo ortadan kalkabilir. Bunun çok iyi anlaşılması lazım. Bu günümüzü belirleyen bir olgu çünkü.
Buradan şuna gelmek istiyorum: Bu komployu da Cumhuriyet’in kuruluşundaki bu komplo gerçekliği, Kürtlere 1925’te uygulanan komplo gerçekliği, 1999 yılında 15 Şubat’ta tekrar güncellenmek istendi. Neden? Neden o zaman gündeme geldi? Çünkü 30 yıllık bir mücadelenin sonunda Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Önder Apo aslında Kürt varlığını açığa çıkardı. Kürtler artık siyasi çözümü müzakere eder hale geldi. Bu temelde Önder Apo’nun uluslararası alana çıkma, Kürt sorununu siyasi yollarla çözme temelindeki 1998’deki arayışları gündeme geldi. Ne oldu? Uluslararası güçler birleşerek komplo gerçekleştirdi.
Nasıl ki Cumhuriyet’in kuruluşunda asli unsur dışlanarak Türkiye Cumhuriyeti 50 yıllık bir çatışmaya mahkûm edildiyse, Cumhuriyet’in diğer 50 yılı da 1999 yılında gerçekleşen uluslararası komployla yeniden bağlandı, esir alındı. Yani Önder Apo’nun esareti Kürt toplumunun esareti değildi; Türkiye toplumunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin esareti haline getirildi.
O anlamıyla bizim bu tarihsel bağlantıları kurarak güncelde mücadele eder hale gelmemiz lazım. Uluslararası komplonun bu temelde değerlendirilmesi ve boşa çıkarılması önemli. Önemli gördüğüm en temel husus bu. Elbette şunu söyleyebilirim: Uluslararası komplonun amacını yoğunlukla tartıştık. Bu da aslında açığa çıkmış temel hakikatlerden bir tanesi oluyor. Bu komployla birinci hedef, Kürdistan üzerindeki idam sehpalarının kurulmasının devam etmesidir. Yani bu ne demek? Eşittir: Kürtlere karşı soykırım ve imha çizgisinin devam ettirilmesi. Uluslararası komplo demek soykırım çizgisi demek. 15 Şubat 1999 demek Kürtlere soykırım günü demek. Bunu böyle anlamak lazım. Fakat ikinci amacı da bu temelde Kürtlere, Kürt toplumuna, Kürt halkına dayatılan soykırım temelinde yüzyılı kapsayacak bir Kürt-Türk çatışması çıkarmak ve bölge halklarını bununla kontrol etmektir.Şimdi burada tabii bu şeyin temel müsebbibi kim? Başından beri şöyle demedi Önder Apo, bunu herkes bilmeli: Önder Apo hiçbir zaman tek başına Türkiye’yi bu konuda suçlamadı.
Uluslararası komplo yaşandı bitti denilemez
O yüzden komployu isimlendirirken “uluslararası komplo” diyoruz. Yani sadece Türkiye’nin kendi başına yaptığı bir şey olarak görülmedi, değerlendirilmedi; bunun uluslararası güçlerce, bölgesel plan temelinde Ortadoğu’yu kontrol altına almak için yapılan bir komplo olduğuna hep işaret edildi.
Bugün evet, Türkiye’de milliyetçilik o kadar gözleri, akılları kör etmiş ki bu görülmüyor. Fakat en büyük tehlike aslında bu uluslararası plandan geliyor. O anlamıyla bunun çok iyi anlaşılması, çok iyi anlatılması gerekiyor. Yani 100 yıl önce Kürdistan’ı dört parçaya bölen uluslararası plan da aynı hedefle harekete geçirilmişti, aynı hedefle hayata geçirilmişti. 1999 yılında gerçekleşen plan da aynı temelde devreye konuldu. Günümüzde de Suriye üzerinden, İran üzerinden, Irak üzerinden benzer planların devrede olduğunu görüyoruz.
Bu vesileyle şunu söyleyebilirim: Bizim bu konudaki yaklaşımımız çok nettir. Önder Apo’nun esareti temelinde, başta Türkiye halkları olmak üzere bölge halklarının kontrol edilmesi hedeflenmiştir. O tarihsel çıkış engellenmek istenmiştir.
Başta Türkiyeli yetkililer olmak üzere ilgili tüm çevrelerin şu konu üzerinde durmasını çok önemli görüyorum: Evet, uluslararası güçler, küresel kapitalist güçler bir plan yapıyorlar. Bir strateji sahibiler. Bölgeye dönük bir stratejileri var. Bu yeni de değil. Haçlı Seferleri’nden beri Ortadoğu’ya dönük Batı’nın yönelimini biliyoruz. Küresel kapitalist sistemin yönelimini biliyoruz. Bu temelde yürütülen savaşları biliyoruz. Onların bir stratejileri var.
Fakat bölge halklarının, bölge halklarını temsil edenlerin bir stratejisi yok. Mesela Türkiye’nin bağımsız bir stratejisi yok. Mevcut hâkim kapitalist sistemin stratejisinin bir aracı olmayı strateji olarak görüyorlarsa, ondan pay almayı strateji olarak görüyorlarsa bu ayrı bir şey. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren devrede olan strateji buydu: Batı planlarının bir parçası olabilmek, onu temsil edebilmek.
Bugün de benzer bir yaklaşım var. Trump ne dedi diye övünmek, kabul edilirlik arayışı… Aslında bu, o stratejiye yaranma ve onun bir parçası olma arayışı olarak açığa çıkıyor. Fakat bölgemizin, halklarımızın kendi öz stratejisine ihtiyacı var. Tehlike çok büyük. O yüzden uluslararası komplo yaşandı bitti denilemez. Komplo, dışarıdan tahrik ve teşviklerle, oyun ve planlarla devam ediyor. Bunun için halklarımızın öz stratejisine ihtiyacı var.
Temel kriter Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü
Bu da başta Kürt-Türk ittifakı olmak üzere bölge halklarının ittifakına dayalı ilişkileri güncellemek, yeniden şekillendirmektir. Tarihte de bunun örnekleri var. Önder Apo bunu manifestoda ifade etti. Açıklamalarda ısrarla tarihsel birlikteliğe dikkat çekiyor; Selçuklu döneminde nasıl olduğunu, Kanuni döneminde nasıl olduğunu, Türklerin Anadolu’ya nasıl girdiğini ve nasıl kaldığını, Kürtlerin üzerlerindeki tehlikeleri hangi ittifaklarla boşa çıkardığını anlatıyor. Bunlar öylesine söylenmiş değerlendirmeler değil. Tehlike gerçekten çok büyük.
Uluslararası komplonun 28’inci yılında, uluslararası komplocu güçlere karşı mücadele ederken temel yaklaşımımız; bu oyunları görmek, halkların ittifakını gerçekleştirmek ve bu temelde bölge halklarının demokrasi ve özgürlük ihtiyacını giderecek bir öz sistem yaratmak olmalıdır.
Bu temelde 28’inci yılda bu mücadelede herkese başarılar diliyorum. Bunun temel kriterinin de Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olduğunu, bunu ancak Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik ulus, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet projesiyle gerçekleştirebileceğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum.
‘2’nci 15 Şubat’
Hêlîn Ümit Rojava’ya dönük gerçekleşen saldırılara dair de şunları söyledi: “Biz de Rojava’daki gelişmeleri basından takip ediyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Münih’te en son bir konferans gerçekleşti ve Mazlum Abdi ile İlham Ahmed toplantıya katıldılar. Asıl bağlayıcı açıklamalar onların yaptığı açıklamalardır. Sürecin içinde olanlar onlardır.
Belli ki Rojava’da bir uzlaşma arayışı vardı. Kürt toplumu bu saldırıları ‘ikinci 15 Şubat’ olarak değerlendirdi; uluslararası komplonun güncellenmesi olarak ifade edildi. Gerçekten de süreç ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı.
QSD yönetimi ile Şam yönetimi görüşme halindeyken birdenbire Halep’teki saldırılar gündeme geldi. Aynı dönemde Paris’te 6 Ocak’ta bir toplantı yapıldığı basına yansıdı. Burada önemli olan, Paris’te kimlerin ne üzerine ve ne karşılığında anlaştığını görebilmektir.
Kapitalist modernite sistemi vicdansız bir sistemdir, ahlaksız bir sistemdir. Her şeyin pazarlık konusu yapıldığı bir sistemdir. En kutsal değerler bile pazarlık konusu yapılır. 13-14 yıl boyunca Rojava’da DAİŞ zulmüne karşı direnen bir toplumsal yapı vardı. Buna karşı bir darbe gerçekleştirildi. Evet, bir komplo gerçekleştirildi. Bunu böyle anlamak lazım.
Ne karşılığında oldu? Toprak paylaşımı temelinde oldu. Mesela Suriye’de İsrail’e verilen pay nedir? İsrail de Paris toplantısında bir taraftır, görüşmecidir. Ona verilen pay karşılığında Kürtleri bir kez daha mezara koyma, bir kez daha katliamla karşı karşıya getirme gündeme getirildi.
Bu süreç, Önder Apo’nun çabaları ve bazı kesimlerin girişimleriyle durduruldu. Önder Apo’nun müdahalesi çok etkili oldu; komployu, halklar arası çatışmayı ve olası katliamı durdurdu.
Buradan bir Kürt-Arap çatışması çıkarılmak istendi. Küresel güçler halklar arası çatışmadan besleniyor. Fakat sonrasında Türk-Kürt çatışmasını derinleştirmek isteyen, Kürt milliyetçiliğini kışkırtmak isteyen ve Demokratik Ulus projesine saldıran bir eğilim de açığa çıktı.
Kürt toplumu ayağa kalktı. Avrupa’da, Bakur Kürdistan’da, Başûr’da, Rojhilat’ta Rojava’ya sahip çıkıldı. Güçlü bir ulusal ruh açığa çıktı. Fakat bu potansiyeli Türk-Kürt çatışmasına yönlendirmek isteyen güçlü bir eğilim vardı. Önder Apo bunun da önüne geçen bir pozisyonda oldu.”
Demokratik ulus vurgusu
Bu, bizim hareket olarak elbette ki temsil ettiğimiz çizginin kendisidir. Ben şöyle söyleyebilirim: Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin çıkışından itibaren hiçbir zaman bölge halklarıyla karşıtlık içerisinde olmamıştır. Filistin mücadelesinde, Filistin’de şehit vermiştir. Türkiye’de sosyalist cepheyle, sosyalist güçlerle birlikte aynı mücadeleyi yürütmüştür. Zaten kendisi, Haki Karer gibi Karadenizli, Ordulu bir arkadaşın anısına kurulmuş bir harekettir. PKK’nin kendisi Haki Karer’in anısına kurulmuş ve öyle mücadele eden bir harekettir. O anlamıyla Türkiye demokrasisine, Türkiye’nin özgürlüğüne, Türkiye halklarına baştan beri bağlı olan; mücadeleyi ve çözüm arayışını bu temelde yürüten bir hareket olmuştur.
Bu son dönemdeki saldırıyı da böyle görmek lazım. “2’nci 15 Şubat komplosu” diyoruz ya, bu anlamıyla da benziyor. 1999’daki uluslararası komploya benziyor. 1925’te Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki birinci soykırım saldırı planındaki gibi halkları karşı karşıya getirmeyi hedefliyor.
Rojava’da böyle bir durum vardır. Ateşkesin durumunu biz de takip ediyoruz. Somut olarak sorduğunuz soruya ilişkin şunu söyleyebilirim: Takip ediyoruz. Yapılan açıklamalar daha çok şu yönlüdür; bazı konularda, entegrasyon konusunda ilerleme olduğu; bazı maddelerde ise uzlaşmanın tam sağlanamadığı ifade ediliyor. Elbette bunların hepsi mücadele konusudur.
Fakat Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak biz halkların kurtuluşunu hiçbir zaman devletleşmede, ayrı devlet olmada, ulus devlet olmada görmedik. Ulus devletçiliğe ilişkin Münih Konferansı’nda da “küresel sistem çöktü” denildi. Çöken hangi sistemdir? Ulus devlet sistemidir. Çünkü ulus devlet gittiği her yere çatışma taşıyor, gittiği her yeri kan deryasına dönüştürüyor. Bizim çözümümüz demokratik ulus çözümüdür; halkların birlikte yaşam çözümüdür. Bu çözümümüzde ısrarcıyız. Bunu geliştirmekte kararlıyız.
‘Umut hakkı’
“Umut hakkı”na dair konuşan Hêlîn Ümit, Devlet Bahçeli’nin buna ilişkin açıklamalarının önemli bir gündem yarattığını kaydetti. “Umut hakkı” tartışmalarının önemli olduğunu, ancak bunun devletin “cebinden çıkarıp verdiği” ekstra bir hak olmadığını vurgulayan Hêlîn Ümit, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına dikkat çekti.
Hêlîn Ümit, “Önder Apo bu çerçevede süresini tamamlamış. Aslında kazanılmış, uygulanması gereken bir hakkın uygulanıp uygulanmayacağını tartışmayı bize bir minnet gibi sunmak çok geri bir noktadır. Bazı adımlar tartışılıyor; fakat bu kadar utangaçça, tereddütlü ve çekinceli olunmasını yadırgıyoruz. Bu kaygı ve şüphe yaratıyor. Bende kaygı ve şüphe yaratıyor.
Bu kadar iddialı cümleler kurulacak; ‘Yeni Türkiye yüzyılı’ denilecek, ‘Kürt-Türk ittifakının güncellenmesi’ denilecek, ‘Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz’ denilecek, ‘İç cepheyi güçlendirme’ denilecek, Türkiye’nin beka sorunu olduğu söylenecek, Ortadoğu’daki oyunların Türkiye’yi hedeflediği ifade edilecek… Bu kadar radikal söyleme, bu kadar gevşek ve ağırlığı tartışılır adımlarla karşılık vermek tezattır.
Türkiye’de siyasi irade zayıflığı vardır. Evet, Bahçeli’nin konuşmalarına Önder Apo büyük önem atfediyor, biz de büyük önem atfediyoruz. Bu bir muhataplık ve tartışma zemini olarak görülüyor. Fakat siyasi irade zayıflığı vardır ve bu iktidar kanadında vardır. Bu giderilmezse süreç, çok popüler bir kavramla söyleyeyim, enfekte olur, oyunlara açık hale gelir” dedi.
‘Herkesin sürecin ruhuna uygun hareket eder hale gelmesi gerekir’
Kimilerinin yaptıkları değerlendirmelerden rahatsız olduklarını belirten Hêlîn Ümit, şöyle devam etti: “Niye taleplerinizi dile getiriyorsunuz? Niye bu konuda eleştiri yapıyorsunuz? İstiyorlar ki tümden tek taraflı olarak kendi hükmünü icra etsin, kendisini dile getirsin, dayatsın. Oysa bir sorun var ve bir süreç yürütülüyor. Birileriyle yürütülüyor. Diğer kesim –yani biz– hiç konuşmayalım, değerlendirmeyelim, eleştiri yapmayalım. Böyle çok geri bir yaklaşım mevcuttur.
Eğer gerçekten demokratik entegrasyon dediğimiz süreç gelişecekse ki Önder Apo bunu geliştirmekte ısrarlıdır, biz de Önder Apo’nun liderliğinde, öncülüğünde, yönetiminde demokratik entegrasyon sürecine açık olduğumuzu beyan etmişiz. O zaman bu sürecin demokratik ölçülerde, tartışmayla yürümesi gerekir.
Türkiye yönetiminin eleştirilere açık hale gelmesi gerekir. Bundan rahatsızlık duymaması gerekir. Bir taraf her istediğini her türlü üslubu kullanarak ifade edecek; fakat söz konusu Kürt Özgürlük Hareketi tarafı ve Önder Apo olduğunda sürekli otosansür uygulaması, düşüncelerini söylememesi, taleplerini dile getirmemesi beklenecek. Bu olamaz. Bu sürecin ruhuna aykırıdır. Herkesin sürecin ruhuna uygun hareket eder hale gelmesi gerekir.”
Demokratik entegrasyon gündemde
Gündemlerinde demokratik entegrasyonun olduğunu belirten Hêlîn Ümit, bunun üzerine çalışma yürüttüklerini kaydetti. Hêlîn Ümit, “Demokratik entegrasyonun gerçekleşebilmesi için Türkiye'de demokratik yasaların çıkması lazım. Demokratik entegrasyon karşısında demokratik bir cumhuriyet gerekir. Bunun gerçekleşebilmesini sağlayacak şey, Türkiye'de demokratikleşmenin gelişmesi ve yasaların buna göre oluşmasıdır. Bunu böyle tartışmak, gündemde tutmak lazım. İmha ve asimilasyon yöntemlerinde ısrar ederek demokratik entegrasyon olmaz. Dikkat edin, her gün Türk medyasında ‘Bitti, bitirdik, terör, terörist, terörist…’ şeklinde devam ediyor. Üslup insanın aynasıdır. Hangi üslubu kullanıyorsan sen öyle bir karakterdesin, öyle bir insansın. Sen her gün ‘Bitti, bitirdik, tükettik, tükendiler’ dersen sana derler ki ‘O zaman sen bunları bitirmeyi, yok etmeyi, imhayı, asimile etmeyi hedefliyorsun.’ O yüzden bu dilin mutlaka terk edilmesi lazım” diye belirtti.
‘Bu entegrasyon sürecini tek bir kişi yapabilir; Önder Apo’
Demokratik entegrasyon sürecinin nasıl yürüyeceğini netleştirmek gerektiğini dile getiren Hêlîn Ümit, “Bu konuda herkesin çok iyi bilmesi gereken bir şey var: Bu entegrasyon sürecini tek bir kişi yapabilir; Önder Apo yapabilir. Demokratik entegrasyon süreci gelişecekse başka hiç kimsenin böyle bir gücü, potansiyeli yoktur. Kürt halkı başka kimseyi dinlemez. Daha iki gün önce sokak röportajları vardı. Amed’de yapılmıştı, izledim. Halkımız ne kadar bilinçli. Rojava’dan yapılmış sokak röportajları vardı; halkımız ne kadar bilinçli. O kadar kara propaganda, Önder Apo’ya dönük saldırılar var ama kesinlikle Önder Apo’nun liderliğinde, öncülüğünde ancak adım atabileceğini, onunla ikna olabileceğini ortaya koyuyor. Bu bizim açımızdan, hareket olarak çok açık; kadınları mesela kimse ikna edemez. Önder Apo dışında Kürdistan Özgürlük Hareketi içerisinde PAJK’lı kadınları hiç kimse ikna edemez. O yüzden demokratik entegrasyon sürecini Önder Apo’nun birebir yürütmesi lazım. Onun konumunun belirlenmesi lazım. Bugün DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan bir çağrı yaptı. ‘Liderler zirvesi olsun. Liderlere çağrı yapıyorum, bu konuyu tartışalım’ dedi” diye hatırlattı.
‘Biz Türkiye'nin sol kanadı olmaya hazırız’
Strateji değiştirdiklerini ve silahlı mücadele stratejisine son verdiklerini belirterek bunda samimi olduklarının altını çizen Hêlîn Ümit, “Bunun kalıcılaşmasını isteyen sorumlu şahsiyetler bir araya gelmeli ve Önder Apo’nun pozisyonunu netleştirmelidir. Bu olursa demokratik entegrasyon olur, başarılır. Şunda iddialıyız: Türkiye'de bir demokrasi boşluğu var. Demokrasi cephesi boşluğu var. Demokratik siyaset alanı boş. Nasıl ki Cumhuriyetin kuruluşunda ‘Kürtler, İslamcılar, sosyalistler’ dışlandı diyoruz; Türkiye'de sol da dışlandı. Biz Türkiye'nin sol kanadı olmaya hazırız. Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik sol kanadını oluşturabiliriz. Bu konuda iddialıyız. Birikimimiz de var. Bu, Türkiye'ye çağ atlatır. Türkiye'yi çok ileriye taşır. Türkiye'deki bütün sorunlara; ahlaki, ekonomik, toplumsal tüm sorunlara çözüm ancak böyle bir gelişmeyle olur. Tek yönlü sağ, milliyetçi gelişim Türkiye'yi tanınmaz hale getirdi. Türk toplumunu Türklükten çıkardı. Ben Türkiye toplumunu biliyorum, tanıyorum. Türkiye insanı böyle değildi. Türkiye insanı tanınmaz hale geldi. Kendi değerlerinden kopar hale geldi. Uyuşturucu kullanma yaşı 8’e, 9’a indi. Sokaklar mafya alanı haline dönüştü. Bunu yapan bu gerçekliktir. Ama toplumculuk, sol ve sosyalizm; bunun açığa çıkaracağı sinerji, Türkiye'deki düşünce değişimi, evrimi ve çatışması… Düşünceler, söylemler çatışsın; bunlar karşı karşıya gelsin. Bunlardan daha iyisi, yenisi, daha güzeli açığa çıkar. Biz buna inanıyoruz. Bu temelde sürecin gelişmesini ve komisyon çalışmalarını takip ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Basının dili ve rolü
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başından beri Abdullah Öcalan’a yönelik kimi medyanın “kirli” diline dair soruyu yanıtlayan Hêlîn Ümit, şu değerlendirmede bulundu: “Ben de basın işleriyle geçmişte biraz uğraştım, biliyorum. Hep derler ya, ‘Bağımsız, özgür, tarafsız medya’ falan. Geçmişte varsa bile günümüzde yok. Günümüzde öyle bağımsız, özgür, tarafsız medya yok; hele Türkiye'de hiç yok. Özel savaş sistemi olarak kurulması, Kürtlere karşı imha savaşı içerisinde şekillenmiş olması, Türkiye Cumhuriyeti'nin var olan demokrasi kırıntılarını da, demokratik kurumların kırıntılarını da ortadan kaldırmıştır. Türkiye'deki medyanın hemen hemen hepsi belli sermaye ve iktidar gruplarıyla çalışıyor. Onların sözcülüğünü yapıyorlar. O anlamıyla da bu medya gruplarından, basın yapılarından, örgütlerinden objektif bir dil beklememek lazım. Ben beklemiyorum mesela. Öyle de izlemiyorum, bakmıyorum. Hepsinin temsil ettiği bir siyasal çizgi, bir ideolojik dünya, bir paradigma var.
Fakat niye saldırıyorlar? Ben halkımız için şöyle bir ölçü koyabilirim; kim böyle bir zehirli dil kullanıyorsa bilsinler ki orada bir darbe habitusu vardır. Darbe yaşam alanı vardır. Bir darbe gerçekliğini yaşatmak isteyen yapı vardır. Bu dil sahipleri öyle kendiliğinden konuşmuyorlar. Bunlar konuşturuluyor, bir yere bağlılar. Elbette ki hepsini söylemiyorum. Çok değerli gazeteciler de var. Gerçekten bu sürecin gelişmesini isteyen aydın insanlar var. Türkiye'deki korkuyla, biraz ürkeklikle de olsa gerçekten bu sürece katkı sunmaya çalışanlar da var. Fakat ana akım medya denilen bu hâkim medya, esasta iktidarın ve siyasi yapıların verdiği ayara göre konuşuyor. Bu konuda hiç kimse bize şöyle diyemez: ‘Biz kontrol edemiyoruz, medya bağımsızdır.’ Bu iş böyle değil. Amerika'da da böyle değil. Nasıl ki Amerika'da, İngiltere'de, Almanya'da çıkan yayınlar da böyle değil; onlar da belli bir iktidar kanadını ve siyasal çizgiyi temsil ediyorlar. Söz konusu Türkiye gibi Kürtlerle savaş içerisinde şekillenmiş bir özel savaş sistemi ve antidemokratik yapı olduğunda bu durum daha da böyledir.
O anlamıyla biz medyada yapılan değerlendirmeleri böyle değerlendiriyoruz. Siyasal yapılarla ilişki çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bunların önemli bir kısmının şöyle bir hedefi var: Özel savaşın aparatı konumundalar. Sözde bu yayıncılıkla bizim üzerimize baskı kurduklarını düşünüyorlar. Onlara bu rol verilmiş. Türkiye toplumunun çözüme inanmasının önüne geçmek istiyorlar. Türkiye toplumunun Önder Öcalan’ın paradigmasından, bizden etkilenmesinin önüne geçmek istiyorlar. Korkuyorlar yani. Bizimle Türkiye toplumunun buluşmasını istemiyorlar. Mevcut medya gücü içinde bizim dünya görüşümüze daha yakın insanlar çıkabilirdi. Onlar da tartışmalara katılabilir, görüşlerini özgürce, rahatça söyleyebilirdi. Bir iki kere böyle katılımcıları çıkardılar mesela. Biraz farklı konuştular; adeta linç edercesine yaklaşıldı. Özgür medya böyle olamaz ki. Herkes düşüncelerini özgürce söyleyebilir, saygı görür. Yanlış bir şey de söyleyebilir ama görüyor mu, görmüyor mu; önemli olan budur. O anlamıyla mevcut medyanın durumunu böyle değerlendiriyoruz. Biz böyle bakıyoruz, böyle değerlendiriyoruz, böyle takip ediyoruz. Ben halkımıza da, dostlarımıza da medyayı böyle izlemelerini tavsiye ediyorum. Medyaya bilinçli bakmaları lazım. Öyle bir özgür basın mevcut durumda yoktur.”
Kadın katliamları ve 8 Mart
Yaklaşan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve yaşanan kadın katliamlarına dair de konuşan Hêlîn Ümit, “Bu çok önemli bir konu. Şimdiye kadar tartıştığımız bütün konular aslında bu konuyla ilgilidir diyebilirim. Kadın özgürlüğüyle, kadının içinde bulunduğu durumla ilgilidir diyebilirim. Bu, esas tartışmamız gereken konuların başında geliyor. 8 Mart atmosferine girdik. Dile getirdiğimiz problem, sorun; karşı karşıya kaldığımız vahşet ve dehşet, 8 Mart’ı daha da önemli hâle getiriyor. 8 Mart, dünya kadınlarının eylem günü. Öncelikle işçi kadınların fakat aynı zamanda dünya emekçi kadınlarının ve tüm dünya kadınlarının mücadele günü olarak sembolleşti. Ben bu vesileyle tüm kadınların 8 Mart'ını şimdiden kutluyorum. Tüm kadınları kastçı, katil zihniyetine karşı mücadeleye çağırıyorum. Tüm kadınlar sokaklarda, meydanlarda olmalı, mücadele etmeliler.
Fakat tabii sorun sadece 8 Mart'ta sokaklara çıkmak, eylem yapmak değil. Köklü sorunlarımız var. Yani kadınlar olarak çok ciddi saldırılarla, tehlikelerle karşı karşıyayız. Bunu anlamamız lazım. Bunu çözmemiz lazım” ifadelerini kullandı.
‘Erkek egemenlik sistemi kadın köleliği üzerinden yükseliyor’
Hêlîn Ümit, şöyle devam etti: “En kahırlı, en zulmani yaşam kadına reva görülüyor. Çünkü şöyle bir şey var; dünya sistemi, mevcut erkek egemenlik sistemi kadın köleliği üzerinden yükseliyor. Yani kadının mahkûm edildiği mülkiyet düzeni mevcut uygarlığın temeli. Eğer kadın bu düzenin bir parçası hâline getirilmese ya da onun bir nesnesi, bir sömürü nesnesi hâline getirilmese aslında bu sistem kendisini sürdüremez. Hem kadına hem kadının yarattığı tüm değerlere 30 bin yıl önce nasıl el konulduysa, günümüzde de aynı kastçı, katil zihniyetiyle, aynı katliamcı zihniyetle saldırı devam ediyor.
30 bin yıl önce elinde obsidyen taşı ya da silahı varsa onunla kadını katledip onu teslim aldıysa; bugün de farklı araçlarla, tabancayla, keleşle, bıçakla aynı katliamcı zihniyetle kadını köleleştirme ve mülkleştirme zinciri devam ediyor. Yani özde değişen bir şey yok, biçimde değişen şeyler var. İnsanın aklı almıyor. Türkiye toplumunu tanıyorum. Türkiye toplumunda bu kadar saygısızlık, bu kadar saldırı asla yoktu. Şimdi dediğiniz gibi kadınları doğrayıp doğrayıp… İnsanın hafızası almıyor. Böyle bir dehşet düzeniyle karşı karşıyayız.
O anlamıyla hem bugün vesilesiyle hem de yaşananlar vesilesiyle bizim kendi durumumuzu kadınlar olarak değerlendirmemiz lazım. Kadınlar olarak kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Biz bu zor ve şiddetle tutuluyoruz. Bu şiddet olmazsa aslında kadının özgürlüğe ihtiyacı, kadının özgürlük eğilimi, kadının toplumsallık eğilimi başka bir sistem, başka bir uygarlık sistemi, başka bir modernite yaratacak. Ama dikkat edin, günlük kadına uygulanan faşizm, kadın kırımı ile biz böyle bir sürecin parçası hâline dönüştürülüyoruz. O anlamıyla kadınlar olarak daha fazla bilinçlenmeye, örgütlenmeye, bir araya gelmeye, tartışmaya ihtiyacımız var. Bunun kapitalist sistemle bağı var.”
‘Kadınlar olarak kesinlikle antikapitalist olmamız lazım’
Kapitalizm döneminde kadın üzerindeki zulüm, baskı ve şiddetin farklı bir boyut kazandığını söyleyen Hêlîn Ümit, “Bunu görmemiz lazım. O yüzden her kadının antikapitalist olması lazım. Kapitalizmin kadına sunduğu tek bir özgürlük var; kendini pazarlama özgürlüğü. Yani eğer bir kadın yaşayacaksa, ayakta kalacaksa; kendisini iyi bir şekilde pazarlayabilirse, kendisini iyi bir şekilde sunabilirse ayakta kalabilir. Tek sunulan özgürlük budur.
Bu çok ağır bir durumdur. Kadına dayatılan metalaşma, meta hâline gelme ve bunu içselleştirerek sürdürmesi çok ağır bir durumdur. Bu anlamıyla bizim kadınlar olarak kesinlikle antikapitalist olmamız lazım. Kapitalizme karşı en aktif mücadeleyi kadınlar cephesinden yürütmemiz lazım. Bugün en ufak bir eşyanın sunumu bile kadınla birlikte yapılıyor. Kadınlar olarak her şeyimiz paramparça. Duygumuz, düşüncemiz, bedenimiz parçalanıyor. Her bir parçasına ayrı bir fiyat biçiliyor, ayrı bir sunum yapılıyor. Ama kadın yok. Kadın olarak biz kimliğimizi kaybediyoruz. Kadın olarak varlığımızı, kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne istediğimizi, bir değerimiz olduğunu; biz bunu bu sistem altında kaybediyoruz.
O yüzden bizim kadınlar olarak bu 8 Mart’ta bu bilinçle yaklaşmamız gerekli. Ve kesinlikle kapitalizme karşıtlık temelinde bilinçlenme, örgütlenme, birbirine sahip çıkma mutlaka olmalı. TJA’nın da bu çerçevede yaptığı bir açıklama oldu. 8 Mart’ın startını verdiler. Ben tüm Kürt kadınlarını bu çerçevede eyleme, sokaklara davet ediyorum” çağrısı yaptı.
'Kadınlar Önder Apo'nun gösterdiği kurtuluşa katılmalı'
Hêlîn Ümit, devamla şöyle konuştu: “İktidarlar, egemenler, erkek egemenliği yönetim olgusunu kadın üzerinden deneyerek hep yürütmüşler. Yani toplumun geneline de kadın gibi yaklaşıyorlar; kadınsılaştırıyorlar, karılaştırıyorlar. Onu da Önder Apo’nun tespitiyle söyleyeyim.
Şu anda Kürt toplumunun özgürlüğüyle, Kürt toplumunun varlık mücadelesiyle; Kürt kadınının özgürlük, varlık, kimlik ve var olma mücadelesi birlikte yürüyor. O yüzden Kürt kadını her zamankinden daha fazla Önder Apo’ya, Önder Apo’nun temsil ettiği demokratik sosyalizm çizgisine, onun gösterdiği kurtuluşa katılmalı ve çevresini de katmalı. Genç kızlarımız gerçekten heder olmamalı. Genç kızlarımız bu katliamcı kültür altında parçalanmamalı.
Tüm Kürt kadınlarına böyle bir çağrı yapmak istiyorum. Son olarak şunu da söyleyerek tamamlayayım: Türkiye’deki feminist hareket ve kadın hareketleri açısından da bir çağrım var. Ben aslında şöyle bekliyordum tabii ki; Barış ve Demokratik Toplum Süreci başladıktan sonra Türkiye’deki kadın hareketinin bu sürece daha güçlü sahiplenmesini bekliyordum. Fakat bu konuda biraz ketum davranma hâli devam ediyor. Oysaki cinsiyetçilik milliyetçiliği, milliyetçilik militarizmi, militarizm ise bir döngü olarak cinsiyetçiliği sürekli geliştirir.
Eğer Türkiye toplumunda Türkiyeli aydın, feminist kadınlar, barış isteyen kadınlar varsa ve bu kadınlar bir rol almak istiyorlarsa, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde daha aktif yer almalılar. Bu sürece sahip çıkmalılar. Çünkü bu aynı zamanda, özellikle Türkiye kentlerinde kadına dönük cinsiyetçiliğin nedeni olan savaşın ortadan kalkmasını sağlayacak.
Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’nun ortaya koyduğu kadın özgürlük çizgisi ve ideolojisi, Kürdistan’da toplumda çok ciddi bir bilinçlenmeyi açığa çıkardı. Özgür oldu demiyorum; özgürlük ayrı bir zeminde tartışmamız gereken bir şey. Ama hem kadında hem erkekte çok önemli bir bilinçlenme var. Mesela Kürdistan’da kadınlar kadar erkekler de ‘Jin, jiyan, azadî’ sloganıyla meydanlara çıkıyorlar. Rojhilat’ta, Başur’da, Rojava’da çıkıyorlar. Rojava’da bir savaşçı kadının örgüsüne dönük saldırıyla nasıl bir infial ortaya çıktı. Kürt toplumu 7’sinden 70’ine tepki gösterdi; 70 yaşındaki bir dede eşinin saçını sembolik olarak örüyordu.
Şunu demek istiyorum: Sosyal devrim, sosyal gelişme ve ilerleme Kürdistan’da Önder Apo sayesinde gerçekleşti. Bu var. Yeterli değil. Hâlâ geri zihniyet var. Hâlâ erkek egemenliği ile mücadele etme gereği var. Hâlâ bunun sistem kazanması ihtiyacı var. Fakat Türkiye daha beter bir durumda. Buna gelmek istiyorum. Türkiye toplumundaki cinsiyetçilik ile Kürdistan’daki imha ve soykırım savaşı arasında, saldırılarla yakından bağlantı var.
Ona karşı çıkmak Türkiye’deki kadının özgürlüğüne sahip çıkmak demektir. Orada ‘savaşa hayır’ demek, Türkiye’de kadın özgürlüğünü istemek demektir. Böyle bir diyalektik ilişki var. Bunun çok iyi anlaşılması lazım.
Bu temelde Türkiyeli kadınları da hem Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne sahip çıkmaya, Önder Apo’yu anlamaya, kadın özgürlük çizgisi etrafında başta Kürt ve Türk kadınları olmak üzere bir araya gelmeye ve Türkiye’yi yeniden inşa etmeye çağırıyorum.”
Gençlere çağrı
Gençlere de çağrıda bulunan Hêlîn Ümit, son olarak şunları söyledi: “Evet, Kürdistan gençliği açısından son dönem için şunu söyleyebilirim: Gerçekten 27 yıl önce uluslararası komployu gerçekleştirenler, Önder Apo’yla Kürdistan’daki gençlik arasına mesafe koyacağını düşündü. Fakat uluslararası komployla mücadele içinde yetişen gençlik, çok daha eskiyi de aşan yüksek bir bilinç düzeyine ulaştı. Bunu son eylemlerde de gördük.
Avrupa’da, Rojava’da, İstanbul’da, Amed’de, Batman’da, Van’da, Rojhilat’ta, Başûrê Kurdistan’da gençler kafile kafile örgütlendiler, Rojava’yı savunmaya gittiler. Demek ki şunu söyleyebilirim: Kürdistan gençliği şahsında demokratik ulus çözümü kazanmıştır. Yani bu zihniyet gerçekleşmiştir.
O anlamıyla şunu söyleyebilirim: Kürdistan gençliğinde Önder Apo’ya karşı çok önemli bir duyarlılık ve bilinçlenme var. Fakat şunu da söylemek istiyorum Kürdistan gençliği açısından; daha fazla Önder Apo’yu tanımaları lazım. Böyle bir duygusal bağlılık var. Ulusal bilinç ve demokrasi mücadelesi, özgürlük mücadelesi içerisinde kendine öncülük biçme durumu var. Bu elbette geleceğimizi garanti altına aldığımızı gösteriyor. Gelecek, gençlik şahsında garanti altına alınmıştır.
Şunu da çok iyi bilmeleri lazım: Önder Apo geçmişte hep şunu söyledi; özellikle Suriye’de yürüttüğü eğitim çalışmaları açısından, ‘Ben aslında başka bir mevzide de bu çalışmaları sürdürebilirdim. Fakat Kürdistan gençliğinin eğitim ihtiyacı beni bu mevzide tuttu’ dedi. Yani Önder Apo hep gençlerle çalıştı. Bundan sonra da gençlerle çalışacak.
Kürdistan gençliği, Önder Apo ile çalışmaya kendisini daha iyi hazırlamalı, daha iyi motive etmeli ve bu konuda kendisini daha fazla geliştirmelidir. Böyle olursa Demokratik Modernite kazanacak, demokratik sosyalizm kazanacak, demokratik ulus kazanacak. Kürdistan gençliği kazanacak.”







