Halide Türkoğlu: Kadınların dışlandığı bir barış modelini kabul etmeyeceğiz
- 09:10 31 Ekim 2026
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA - Barış ve Demokratik Toplum sürecinde kadınların karar mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğine dikkat çeken DEM Parti Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, kadınların sürece dahil edilmediği bir modele karşı mücadele edeceklerini belirterek, bağımsız kadın kurulları ve izleme mekanizmalarının oluşturulabileceğini söyledi.
Kürt Özgürlük Hareketi, Barış ve Demokratik Toplum sürecinde çeşitleri adımlar atarken, toplum iktidardan hala somut bir adım göremedi. Adım atmaktan imtina eden iktidarın yine çeşitli gerekçeler ile süreci durağan bir hale soktuğu ve somut adımlar atmamak için süreci ağır bir takvimde işlettiği eleştirileri yapılıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün resmileştirilmemesi, kurulların çalışmalarına başlamaması ve çerçeve yasanın devreye girmemiş olması tüm bu eleştirileri haklı çıkartırken, diğer yandan Kürt Özgürlük Hareketi üyeleri ise statü resmileşmeden gerillanın artık tek bir adım atmayacağını açıkladı.
Süreçte iktidardan beklenen siyasi ve hukuki düzenlemelerin yanı sıra, kadınların barışın kurucu öznesi olarak nasıl yer alacağı tartışılıyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu ile iktidarın tutumunu, toplumsal muhalefetin sorumluluklarını, kadınların kurul ve komisyonlarda temsiliyetini ve önümüzdeki dönemin çalışmalarını konuştuk.
“Kalıcı bir barışın oluşabilmesi için bugüne kadar var olan ezberlerin değişmesi ve yeniyi nasıl inşa edeceğimiz noktasında çözüm adımlarının atılması gerekiyor.”
*Barış ve Demokratik Toplum süreci iki yılı geride bırakırken, Kürt hareketinin attığı adımların ardından iktidarın sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz? Barışın kalıcılaşması için bugün nasıl bir siyasi ve hukuki değişime ihtiyaç var?
Şöyle ifade etmek lazım; sonuçta bir barış sürecinin içerisindeyiz. Tüm yetmezliklere rağmen aslında bugün barışı konuşuyoruz, çözümü konuşmaya çalışıyoruz. Bu ülkenin demokratikleşme meselesini konuşmaya çalışırken, iktidarın da elbette ki hem dilinin hem de politikalarının değişmesi gerekiyor. Sonuçta 100 yıllık cumhuriyetin inşasından bugüne aslında hep bir baskıcı rejimler oluştu ve baskıcı rejimlerin her biri inkâr politikalarıyla var olmaya çalıştılar. Bugün Kürt sorunu da inkâr politikasından bağımsız gelişmedi ve çatışmalı bir süreci yaşadık. 50 yıla yakın bir süredir bu ülkede bir çatışma süreci söz konusu. Elbette ki, dünya deneyimlerinden de bildiğimiz üzere barış süreçleri öyle kolay ilerleyen süreçler değil. Krizleri olan, sancıları olan süreçlerdir. Ama siyasetin sorumlu kalma becerisi de tam da burada gelişir. Kalıcı bir barışın oluşabilmesi için bugüne kadar var olan ezberlerin değişmesi ve yeniyi nasıl inşa edeceğimiz noktasında çözüm adımlarının atılması gerekiyor. Bugün Türkiye kamuoyunda da iktidardan beklenti; çözüme dair ne sunuyorsunuz? Nasıl yol alacaksınız ve bu müzakere süreciyle birlikte her kesimin dahil olabileceği mekanizmaları nasıl oluşturacaksınız? Şimdi baktığımızda iktidar hem adım atmıyor, adım atmadığı gibi de antidemokratik uygulamalarda da ısrar ediyor. Bugün hem cezaevlerindeki durum hem de baskı politikaları bunu gösteriyor. Basının üzerinde bir baskı var, sansür politikaları var ve her yönüyle ifade ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Halbuki çözümün en önemli adımlarından biri de ifade ve örgütlenme özgürlüğünün hayata geçebilmesi. İki yılı aşkın bir süredir barışın inşası için mücadele yürütmekteyiz. Bu mücadeleyle birlikte komisyonların oluşması, çıkan çerçeve yasa için artık adımların atılması gerektiği ve bu adımların atılabilmesi için de teknik durumlara takılmaktan ziyade bugün iktidarın hızlıca yapabileceği bazı şeyler var; Hasta tutsakların tahliyesinin sağlanması, infaz yakmaların son bulması, kayyum politikalarından vazgeçilmesi, AİHM kararlarının uygulanıyor olması.
“İktidar adım atmadığı zaman bizim de bekleyen yerde durmamamız gerekiyor. Adım attıracak mekanizmaları, eylem hatlarını, siyaset biçimini hayata geçirmek gerekiyor. Mevcut haliyle ne muhalefetin ne de demokratikleşme meselesinde toplumun irade olma halini kabul eden bir iktidar yok.”
*İktidarın bu süreci güvenlik politikalarının dışına çıkarıp çıkarmayacağına dair hala soru işaretleri var. Böyle bir tabloda yalnızca hükümetin adımlarını beklemek yeterli mi? Demokratik siyasetin ve toplumsal muhalefetin nasıl bir rol oynaması gerekiyor?
İktidarı da çok yakından tanıyanlar olarak biz biliyoruz ki, bu süreçte de iktidar adım atmakta irade göstermekten ziyade, yine barış süreci ile birlikte güvenlik politikaları üzerinden götürmeye çalışacak. Burada bize elbette birtakım roller düşüyor. Demokratik siyaset alanlarının iktidara adım attırabilmesi topyekûn barış mücadelesinin kalıcı bir hale gelmesi açısından da hem toplumsal muhalefetin hem de bu ülkede var olan bütün kurumların, bugüne kadar çatışma sürecinden etkilenen ama barış süreci ile birlikte artık kendi rolünü de oynayabilecek bir iradeyi göstermesi gerekiyor. Bu aynı zamanda bir eylem hattıdır. Ama aynı zamanda bir diyalog zeminidir. Bu yönüyle de iktidardan beklenti var ama aynı zamanda hepimize karşı bir sorumluluktan da bahsediyoruz. İktidar adım atmadığı zaman bizim de bekleyen yerde durmamamız gerekiyor. Adım attıracak mekanizmaları, eylem hatlarını, siyaset biçimini hayata geçirmek gerekiyor. Elbette ki Türkiye'nin hem geçmiş dönemlerindeki çözüm süreçlerinde iktidarın yine aynı şekilde pratiklerini gördük. Mevcut haliyle ne muhalefetin ne de demokratikleşme meselesinde toplumun irade olma halini kabul eden bir iktidar yok. Zihniyet olarak da kendisini böyle var etmeye çalışıyor. Ama dünya geneline de baktığımızda içinde bulunduğumuz sürecin kendisi de Kürt sorununun demokratik çözümünü dayatıyor. Madem ki Kürt sorununun demokratik çözümünü dayatan bir hattın içerisindeyiz, bu sorun çözülecek ama nasıl çözülecek? Kime göre ve nasıl çözülecek? İşte tam da burada biz siyasetçiler başta olmak üzere toplumun her kesimine, özne olma durumunu dayatıyor bu süreç. Eğer çözümse, bu çözümde kolektif bir akıl gerekiyor.
Kürt sorununun bugüne kadar çatışma zemininde kalmasına sebep olan siyasi ve hukuki, zemin neyse onun ortadan kalkıp daha demokratik bir siyaset alanı, daha demokratik bir hukuk alanını içinde barındıracak bir mücadele hattını örmemiz gerekiyor. Şimdi bu süreç bu iktidarla gidiyor. Beğensek de beğenmesek de sonuçta muhataplardan biri bu devleti yöneten bu iktidarın kendisi. Ama bu sürecin daha kalıcı bir barış ve demokratikleşme sürecine gidebilmesi açısından da toplumun her kesiminin burada iktidarı bekleyen değil, iktidara adım attıracak sözü, eylemi hayata geçirmesidir.
“Bu dönemde siyaset daha çok konuşuyor. Ama toplumsal anlamda, o bahsettiğim toplumun sorunlarını çözecek olan STK'sı, kurumlar, kadın hareketleri dediğimizde yeterli bir basınç uygulamama hali var.”
*İki yıllık sürecin başlamasıyla birlikte eylemsellik alanı da açıldı kısmi olarak. Hem toplumsal hareketlerin hem de siyasi muhalefetin bu alanı kullanabildiğini düşünüyor musunuz ya da bir özeleştirel pozisyonda mıyız demokratik baskı oluşturmak ve adım atılmasını sağlamak açısından?
Tabi iki yıllık sürecin içerisinde elbette ki siyaset biraz daha nefes alan bir yerde. Yani en azından, 2013-2015 döneminde bir yönüyle siyaset parçalı, kutuplaştırıcı ve çözümün çok daha zor olacağı ama toplumsal anlamda da daha çok konuşulan bir süreçten bahsediyoruz. 2013-2015 yılı halkların daha çok konuştuğu ama siyasetin az konuştuğu bir dönemdi. Bu dönemse siyaset daha çok konuşuyor. Ama toplumsal anlamda, o bahsettiğim toplumun sorunlarını çözecek olan STK, kurumlar, kadın hareketleri için yeterli bir basınç uygulamama hali var. Yani gözlemleyen, bekleyen, sonrasının ne olacağı kaygısını yaşayan, iktidara güvenmeyen ama iktidara güven duygusuyla birlikte kendisini de harekete geçiremeyen bir durum söz konusu. Belki bunu kırmak gerekiyor bu dönemde. Çünkü iki yılın getirdiği avantajlar da var. Ama pratik adımların atılmaması bir yönüyle toplumsal muhalefeti de geriye götüren bir yerdi. Yani elbette ki 2015'ten bugüne bir çöktürme planıyla bu ülkede demokrasi ve emek mücadelesi, kadın mücadelesi verenler, barış mücadelesi verenler ciddi anlamda baskı altına alındı, yıpratıldı. Ama bugün geldiğimiz aşamada yeniden bir toparlanmanın içindeyiz. Çünkü “Demokratik Toplum” süreci diyoruz, aynı şekilde sadece barış değil, aynı zamanda bir demokratikleşme sürecinin olması gerektiğini ifade ettiğimizde tam da burada bu kurumlara rol düşüyor. Şimdi sadece Meclis’te bunu konuşmak yetmiyor. Ya da sadece Meclis’te oluşturulacak olan kurullar, komisyonlar, izleme ya da takip dediğimiz mekanizmalar yetmeyecek. Asıl demokratikleşme bu meselenin bir şekilde çözümü, demokratikleşme süreci ile ilgilidir ve bunun mücadelesi bir yandan sokakta verilmeli ama bir yandan da her kurumun nasıl olması gerektiğine, nereden başlanması gerektiğine dair bir hattı çizmesi gerekiyor.
“DEM Parti'yi manipüle etmek Türkiye toplumsal muhalefetini manipüle etmektir ve bu belki de hepimize kaybettirecek bir duruma götürür.”
*Kürt sorununun çözümü konuşulurken kayyımlar yerinde, AİHM kararları uygulanmıyor ve artık tüm kurumlar bir sisteme dönüşmüşken, bu bağlamda muhalefetin ortak bir tutum geliştirmemesine nasıl bakıyorsunuz?
Kayyum süreci antidemokratik bir uygulamadır. Ama sadece DEM Parti belediyelerine uygulanan bir sistem olmaktan çıkmıştır. Bu ülkenin bütün kurumları üzerinde de bir tehdit ve baskı unsurudur. Bir yandan Kürt sorununun demokratik çözümünde yerel demokrasi çok önemli. Bu aynı zamanda kayyumun ortadan kalkması demektir. Ama aynı zamanda kayyum zihniyetini bugüne kadar sürdüren politikanın değişmesi toplumsal muhalefetin ve demokratikleşme sürecinin de baskı altına alınmasına sebep olan o zihniyeti ortadan kaldıracak. Şimdi AİHM kararlarının uygulanmaması, sadece hukukçuları ilgilendiren bir mesele değil. Bu dünyada en temel insan haklarının garantörü olan bir mekanizmanın ve yasaları bağlayıcı olan bir mekanizmanın tanınmaması, Kürt sorununun demokratik çözümünde nasıl engelse bu ülkenin demokratikleşme meselesinde de yasal boyutuyla ciddi bir engeli ortaya koyuyor. Yani iktidarın keyfiyet rejimine karşı bizim bu kararların uygulanması gerektiğini, yasal güvencelerimizin neler olduğunu ısrarlı bir şekilde savunmamız gerekiyor. AYM kararları sadece Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ şahsında değil, Can Atalay, Osman Kavala, Çiğdem Mater, içinde demokrasi talep eden ve bunun mücadelesini yürütenlerin cezaevinde rehin alınmasına giden bir yolsa eğer bu herkesi ilgilendiren bir durum haline gelebiliyor. O yönüyle toplumsal muhalefet ve bu ülkenin çözümünde irade olan bütün bu kurumların bütünsel bakması lazım. Parçalı bir şekilde bakış geçmişte de bize birçok şey hatırlatıyor. Sırayla bütün kurumların baskı altına alınması demek oluyor. O yönüyle de ne olursa olsun nerede bir antidemokratik uygulama varsa, nerede Kürt sorunu çözümde engelleyici bir dil varsa, politika varsa burada bu iki meselenin de birbirinden bağımsız gelişmediğini ve buna karşı mücadelenin ortak gelecek tahayyülün adımları olduğunu görmek gerekiyor. Yoksa diğer türlü durmadan iktidardan bekleyen ama iktidarın da kendi keyfiyet rejimini gören bir yerden söyleyerek ifade ediyorum, asıl özünde bizleriz. Yani bizim ortak politik hattımız, mücadele alanlarımızı genişletmemiz bu iktidarı zayıflatan bir şey. Ama hayır ‘zaten DEM Parti ile AKP yan yana geldi’ söylemi gibi bakılırsa eğer, bu ülkenin belki de muhalefetinde ve siyasetinde en kalıcı barış ısrarı ve demokratikleşme sürecini en ısrarlı şekilde varoluşunun nedeni olarak gören bir partiyi parçalamak ya da manipüle etmektir. DEM Parti'yi manipüle etmek de Türkiye toplumsal muhalefetini manipüle etmektir ve bu belki de hepimize kaybettirecek bir duruma götürür.
“Özgün modelin kendisi bizim mücadelemizle birlikte ya kadınların dahil olacağı bir sürecin içerisinde olacağız ya da kadınların dışlandığı, yok sayıldığı, inkâr edildiği bir model ile mücadele etmeye çalışacağız.”
*Barışın inşasında kadınların yalnızca destek veren değil, karar alan ve yön veren özneler olması gerektiği tartışılıyor. Komisyonlar kuruldu ama kadın komisyonu yok. Mevcut müzakere sürecinde kadınlara ne kadar alan açılıyor ne düşünüyorsunuz?
Hem barışı konuşmaya çalışıyoruz hem kadın mücadelesini bu hatta birleştirmeye çalışıyoruz. Bu süreçte kadınların özne olması açısından DEM Parti Kadın Meclisi ama bir yönüyle de Türkiye'deki kadın hareketleri, Kürt Kadın Hareketi, feminist hareketler, sosyalist hareketler de bu konuda hem talep eden ama aynı zamanda da inşa etmeye çalışan bir hat çizmeye çalıştı. Bizler Meclis’te özellikle bütün siyasi partilerin kadın yapılarıyla görüşmeye çalıştık. Kalıcı barış için özellikle kadın siyasetçilere büyük bir görev düşüyor. Çünkü erkek egemen bir siyaset içinde siyaset yapmaya çalışırken, bir yönüyle değişimi, dönüşümü mücadelesini veriyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki, çatışma süreçlerinde en çok etkilenen ve barışa dair özlemi en çok içinden, daha derinden talep eden kadınlar. Bu bizim sahada da yaptığımız kadın buluşmalarında böyleydi. Yine siyasi partilerin kadın yapılarıyla da yaptığımız görüşmelerde bu şekildeydi. Komisyonda kadınların daha çok aktif yer almasını istedik, tabii o eşitliği sağlayamadık. İlk Meclis komisyonu oluştuğunda da ne yazık ki, kadın temsiliyeti çok sınırlıydı. Hatta kadınların dinlenme oranı da çok sınırlıydı. Şimdi çerçeve yasa ile birlikte yine bunun diyalog zeminlerini oluşturmaya çalıştık. Sonuçta bir çerçeve yasa çıkacak, bunun içerisinde kadınlar nasıl var olacaklar? Kadın mekanizmaları nasıl oluşacak? Bunları yaparken de şekilsel değil, dünya deneyimlerinden de gördüğümüz üzere kalıcı kadın komisyonlarının, kadın kurullarının ya da eşitlik ya da toplumsal cinsiyet gibi oluşturulan kurulların barışı daha kalıcı hale getirdiğini, en azından çatışma sürecini durduran bir hat çizdiğini biliyoruz. Türkiye modeli biraz dünya modellerinden farklı. Adım atma süreçlerine de baktığımızda çok nadir örneklerden bahsediyoruz. Bunu aynı zamanda Türkiye'deki kadınlar olarak da deneyimliyoruz. Belki çok özgün bir model ve o özgün modelin kendisi bizim mücadelemizle ya kadınların dahil olacağı bir sürecin içerisinde olacağız ya da kadınların dışlandığı, yok sayıldığı, inkâr edildiği bir model ile mücadele etmeye de çalışacağız.
“Bu işi inşa edebilecek, yeri geldiğinde sözünü, eylem hattını oluşturabilecek de facto kurumlara da ihtiyaç var. Kadın hareketlerinin içinde olduğu böylesi bir izleme ya da inşa kurulları oluşabilir.”
*Barış ve Siyasallaşma Kurulu henüz etkin biçimde çalışmazken, kadınlara özgü bir kurulun oluşturulmaması söz konusu olursa, alternatif olarak ne yapacaksınız? Kadın siyasetçiler duruma nasıl bakıyor?
Meclis’te de birçok kadın vekille görüştüğümüzde elbette ki bir kadın kurulunun ihtiyaç olduğunu ifade ettiler. Hem yasaya “evet” oyu kullanan kadınlar açısından hem “hayır” diyen kadınlar açısından da söyleyebilirim bunu. Çünkü herkesin “evet”leri ile “hayır”ları da farklı olabiliyor. Kimi iktidar karşıtı üzerinden ele alıyor, kimi yetersiz olduğu üzerinden ele alabiliyor. Sonuçta bir çerçeve yasada da kadın tartışmamız oldu. Hem iktidar hem muhalefet boyutuyla bunu ifade edeyim. Şimdi geldiğimiz süreçte de Barış ve Siyasallaşma Kurulu var ama dediğim gibi daha aktifleşmedi ve aktifleştiği süreçte kadınlar orada nasıl yer alacak, bir diğer mekanizma da Meclis’te oluşacak izleme kurulu, karma bir izleme kurulu olacak. Burada eşitliği sağlayabilecek miyiz? Bunun mücadelesini yürütmek gerekiyor. Yine şunu da biliyoruz. Mevcut iktidar ya da mevcut erkek egemen siyaset tekeli kurullar her ne kadar resmi de olsalar kadın mücadelesini ya da kadınların barış mücadelesine denk gelen bir fikriyata sahip olamıyor. Yani erkek egemen siyaset ve onun çözüm anlayışı baskın gelebiliyor. O yönüyle de sadece Meclis’te ya da sadece kurullarda olmak yetmiyor. Bu işi inşa edebilecek yeri geldiğinde sözünü, eylem hattını oluşturabilecek de facto kurumlara da ihtiyaç var. Kadın hareketlerinin içinde olduğu böylesi bir izleme ya da inşa kurulları oluşabilir. Yine ola ki siyasi partiler temsiliyet boyutuyla, kadın temsiliyetini önemsemediler, siyaset yapan kadınlar da bir izleme kurulu oluşturabilir. İlla ki Meclis’teki vekilden oluşması gerekmiyor. Sonuçta biz siyasetçiler bu toplumda çözüm için varız. Her ne kadar iktidar, devlet görmezden gelinmek istensek de bizler yıllarca siyasette mücadele ederek girdik zaten. Bugün barış inşasında da aslında siyaset yapan kadınların da bu mücadeleyle de facto oluşumlar oluşturabilir. Zaten bu oluşumlar oluştuktan sonra kendi eylem hattını kurmuş oluyor. Mesela Birleşmiş Milletler bin 325 çözüm ve çatışma süreçlerinde kadınların eylem planı var. Türkiye buraya imza atmış. Bugüne kadar bunu uygulamadı. Ama bugün barışı konuşuyor. O zaman barışı konuşuyorsa, Türkiye'de bir eylem hattının oluşması lazım. Kadına dair bölgesel, yerel ölçekli eylem takvimini oluşturması lazım. İşte ‘şu kadar sürede bu politikalar olacak, bu politikalardan sonra buna ihtiyaç var. Buna ihtiyaç varsa bu yasaların çıkması gerekiyor. Bu kurumsallıkların oluşması gerekiyor’ gibi. Çok yönlü bir politika hattı, eylem hattı ve bu ülkenin değişimine gidecek bir hattı çizmek gerekiyor. O yönüyle de ne olursa olsun illaki resmi kurullar oluşmasına gerek yok. Bu kuralları de facto da olsa oluşturabiliriz. Ki zaten sonrasında bunun meşruiyeti çok rahat bir şekilde kabul görüyor. Şu şekilde resmi kurullar bir şekilde bu hareketleri ya da bu kurullara ihtiyaç duyacaklar. Bu belgelere ihtiyaç duyacaklar. Kadınların eylem hattının nasıl olması gerektiğini bir şekilde mücadeleleri kabul edeceklerdir.
*DEM Parti Kadın Meclisi’nin farklı siyasi görüşlerden kadınlarla kurduğu temaslar nasıl ilerliyor? Barış mücadelesinin toplumsallaşması için hangi ortak zemini oluşturmaya çalışıyorsunuz?
Barış ve Demokratik Toplum buluşmaları ekseninde çalışmalarımızı yürütüyoruz. Yeri geldiğinde kurumsal, yeri geldiğinde eylem hattıyla, yeri geldiğinde diyalog ve buluşma ya da süreci kadınlar nasıl yorumluyor, kadınlar bunun siyasetini nasıl yapacak, ya da nasıl olması gerekiyor, şeklinde çalışma yürütüyoruz. O yönüyle de en farklı kesimlerden en farklı siyasi partilere kadar aynı düşünmesek de sonuçta barış çalışmaları herkesin özünü, sözünü kurabilmesi gerektiği süreçlerdir.
Bu buluşma hatlarını oluşturmaya devam edeceğiz. Yine biliyoruz ki, savaş hepimizin hanesini etkiledi. Hepimizin yaşam hakkından çaldı. Beden olarak saldırdı. Militarizmi yükseltti. Irkçılık denen bir şey ortaya çıkardı. Ayrımcılık diye bir şey çıktı. Şimdi bu zihniyetle de mücadele etmek gerekiyor. Barış süreçlerinde anti ırkçı, anti milliyetçi, anti ayrımcı, eşitlikçi bir yaşam tahayyülünü ve bunun içerisine kadınların nasıl dahil olacağı bizim temel derdimiz. Eylem hattı da bunun üzerine kurulacak. İki yılın birikimi ile birlikte planlamalarımızı peyderpey sürdürülebilir hale getirmeye çalışıyoruz. DEM Parti Kadın Meclisi’nin Kasım ayında şöyle bir planlaması olacak: Çatışma ve çözüm süreçlerinde kadınlar nasıl bir siyaset, nasıl bir rolle bunu götürecekler. Yine bu süreçte kadınlara dair çok ciddi hak gaspları yaşıyoruz, onunla bir yandan mücadele edip ama o barış sürecinde de kadın kazanımının nasıl sağlanacağını, kadınların nasıl kazanacağını bu süreçte konuşmamız lazım. Yakın zamanda kadınların bir konferansı var. Kadınların hem emek boyutu, hem ekoloji boyutuyla, hem toplumsal cinsiyet boyutuyla hem de barışın inşasında siyaset noktasında birleştiren bir hat çizdi. Bu çok önemli. Türkiye'de uzun zamandır böyle bir konferans olmadı ve kadınlar tarafından başlatılmış olması çok çok kıymetli. Biz de bu konferansa dahil olacağız. Biz de orada sözlerimizi ifade edeceğiz ve sadece biz orada olmayacağız. Diğer partilerin kadın temsilcileri de orada olacak. Kendi alanında ekoloji mücadelesi verenler, emek mücadelesi verenler, farklı sendikalar, yapılar herkes orada olacak ve o forum dediğimiz alanda her birimizin sözünü eşit bir şekilde kurabileceği ve bu ülkede gerçekten nasıl bir gelecek istediğimizin de yan yana gelişimizle sağlama iradesini gösterdiği bir konferans olacak diye düşünüyorum. Şimdiden bu konferansı hazırlayanların da emeklerine sağlık diyorum.







