Sosyalizm ve erkeği öldürmek

  • 09:15 27 Mart 2026
  • Jineolojî
“Erkek, hem faili hem de mağduru olduğu kurumsallaşmış cinsiyetçi sistemi anlamadan ve ciddi bir değişim-dönüşüm geçirmeden ataerkil sistemin bir versiyonu olmaktan kurtulamaz.”
 
Havîn Güneşer
 
Her ne kadar hala çok yaygın bir görüş olsa da kadın özgürlüğü, yalnızca erkekle eşit olmak ya da erkek karşıtı olmak değildir. Abdullah Öcalan, tarihsel süreç içinde gösterdi ki erkek de kurumsallaşmış cinsiyetçi sistemin hem faili ama hem de mağdurudur. Erkek, bu iki yönünü hem fail hem de mağdur olma durumunu anlamadan ve ciddi bir değişim-dönüşüm geçirmeden, istediği kadar kendisinin sistem dışı, alternatif olduğunu iddia etsin, ataerkil sistemin bir versiyonu olmaktan kurtulamaz. Erkek, egemen erkeklikten çıkmayı sorunsallaştırmadan Abdullah Öcalan’ın da dediği gibi erkeği öldürmeyi nasıl sosyalizmin temel ilkesi haline getirecek? Ya da erkek kendindeki sistemi, ataerkilliğin kurumsallaşmış etkilerini sorgulamaya yanaşmazsa nasıl sosyalist bir birey haline gelecek, sosyalizmi yaşamsallaştıracak?
 
Abdullah Öcalan ve Kürt özgürlük hareketinin hem teorik hem de pratik alanda kat ettiği mesafe önemlidir. Abdullah Öcalan, erkeklik ve kadınlık kavramlarını çözümlerken, hakikat yitimini tüm karmaşıklığı içinden çekip çıkarmayı başarmıştır. Kadınlar ve erkekler olarak bu gerçekliğe sahip çıktığımız ve dönüşebildiğimiz ölçüde, insanlık tarihinin bu aşamasında önemli bir çıkış gerçekleştirebiliriz.
 
O nedenle bilimsel sosyalizm yerine demokratik sosyalizm formülünü ve demokrasi olmadan sosyalizme gidilemez gerçeğini böyle kavramamız gerekir. Sosyalizm toplumculuk ise hangi toplumculuğu kastettiğimizi daha net ortaya koyarken bunun ahlaki ve politik (demokratik) toplum olduğu ve bu demokratik toplumun ise ancak ve ancak kadın özgürlüğü temelinde açığa çıkabileceği gerçekliğinde yatmaktadır. Kendini buna yatıran ve ikna eden, bunun mücadelesini yürütenler açısından ise bambaşka bir zihniyetin kapıları açılmaktadır. Abdullah Öcalan bunun en güçlü örneğidir. “Neyi istemiyoruz”un parametrelerini ortaya az çok koyabilsek de özgür yaşamın tarifini henüz yapamıyoruz. Kendimizi devletçi-sınıf ve kent temelli uygarlık zihniyetinden, farklı ezilen kesimlerin örgütlü hale gelmesiyle yürütülecek mücadele ile arındırdıkça özgür yaşamı hep beraber şekillendireceğiz. Buna en çok ihtiyaç duyan ve en örgütlü olması gereken güçlerin başında kadınlar gelmektedir, bunu takiben ezilen halklar ve gençlerin de rolü başat düzeydedir.
 
Jin, Jîyan, Azadî
 
James Ussher, 17. yüzyılda Armagh Başpiskoposu olan bir Anglikan piskoposudur. Ussher, dünyanın oluşumunu, kutsal kitaplardaki soy ağaçları ve tarihi olaylara dayanarak hesaplamasıyla ünlüdür. Dünyanın yaratılışını M.Ö. 4004 yılına tarihlendirdiği "Annales Veteris Testamenti, a prima mundi origine deducti" (Eski Ahit'in Yıllıkları, Dünyanın Başlangıcından İtibaren) adlı eserinde yayımlamıştır. Kutsal metinlere dayalı olarak dünyanın yaratılışı için bir zaman çizelgesi oluşturma çabası onu da Sümerlere götürür. Yani devletin döl yatağı aslında tanrının da dünyayı yarattığı zaman oluyor.
 
Abdullah Öcalan da ortaya koyduğu Jin, Jîyan, Azadî sloganı ile aslında özgürlük sorunun başlangıcını da Sümerlere götürüyor. Jin ve Jîyan bağlantısı kadar Azadî’nin karşılığı olan Sümerce Amargi’nin anaya dönüş olduğu gerçekliğinden yola çıkıyor. Anaya dönüş fiziki anlamda değildir. Ana-kadın, ana-tanrıça doğal toplumun öncüsüdür. Toplumsal değerler ve ahlak, köleliğin ve sömürünün olmayışı, ürün bolluğu, dönemin buluşları ve tüm bunların sisteminin yaratıcısıdır. Biyolojik özelliklerinden çok bu özellikleridir onu öncü yapan. Dönülmek istenen bu yaşamdır.
 
Artı-ürün ve değerlerin gaspı için toplumun temelleri sermaye ve iktidar tekeli tarafından oyulmalıydı. Ama en başta bunun öncüleri, yani kadın, gözden düşürülmeliydi. Abdullah Öcalan sömürgeciliğin kökenlerini de Sümerler’e kadar götürüyor. Sadece son sömürge değil (Marie Mies vd., Son Sömürge Kadınlar) ilk sömürge kadın olmakla beraber Sümerler kereste, yontma taş ve madenlere duydukları ihtiyaçtan dolayı, askeri seferlerini sık sık kuzeye yapıyorlar. İşte Gilgameş ve Enkidu’nun hikayesini de bu temelde yorumluyor aslında. Kadının sömürgeleştirilmesi ise aşağıdaki üç yöntemin iç içe kullanımı ile hayata geçiyor. 
 
Nedir bunlar:
 
*İdeolojik kurgulama ve araçları
 
*Şiddet kullanımı
 
*Ekonominin Gaspı
 
Ve bundan sonraki tüm sömürgeleştirme ve köleleştirmenin benzer yöntemler temelinde gerçekleştirildiği türlü örneklerle görebiliriz. Artı-ürün ve artı-değer gaspının daha rahat ve daha fazla açığa çıkması için gerekli olan zihniyetin bu üç yöntemin iç içe kullanılarak ve kadın köleliğini taklit ederek geliştirildiğini (Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu) yine çeşitli örneklerde görebiliriz.
 
O nedenle de oluşturulan beş bin yıllık hatta son görüşmelerde daha da gerilere götürdüğü zihniyet yapılanmalarını deşifre etmek için müthiş bir çaba harcamaktadır. Karartma ve yitirilme ilk etapta hakikat konusundadır. Hakikatin nerede yitirildiği ve tam olarak ne olduğu 5 bin yıldır bir mücadele konusu olmuştur zaten. İşte İnanna ve diğerlerinin sesini mitolojilerde duyuyoruz. Me’lerini istiyor. Kaybedilen özgür yaşam, özgürlüktür. Bunun ise ne olmadığını mücadeleler ile açığa çıkarma büyük ölçüde gerçekleşse de ne olduğu konusu hala doğru mücadele yöntemleri ile açığa çıkarılmayı gerektirmektedir. Abdullah Öcalan bu temelde sosyalizmin temel biriminin ana-kadın etrafında şekillenen ahlaki ve politik toplum olduğu sonucuna vardı.
 
Diğer sosyalizm yorumlarından ayırt etmek için de bunu demokratik sosyalizm olarak ifade etti. Abdullah Öcalan bu belirlemesiyle aslında uygarlıktan tam bir kopuşu gerçekleştirmiştir. Ahlaki ve politik toplum, toplumun en bütünlüklü ve tarihsel anlatımıdır. Aslında Abdullah Öcalan insanlık tarihini yazmıştır. Bir başka açıdan kadın tarihini, devlet tarihi ve etnisite tarihini de yazmış bunların bütünselliğini ortaya koymuştur, kaybeden kadının kaybeden doğa, toplum ve insanlık olduğu nettir. İnsan ve doğayı birbirine sadece yabancılaştıran değil aynı zamanda düşman kılan zihniyetin hangi yöntemlerle oluşturulduğunun da peşine düşer.
 
Gerçekten de baktığımızda canlılık insanda hem birey hem toplum olarak gelinen en üst aşamadır, bitki ve hayvan toplumlarındaki gelişmelerin hepsini kapsar. Son yıllarda orman ve ağaçlar üzerine birçok araştırma oldu. Ormanın “ağaçların toplumu” olduğu ortaya çıktı. Neden toplum sadece insana özgün olsundu ki. Bu araştırmalarda (Peter Wohlleben, The Hidden Life of Trees: What They Feel, How They Communicate) ağaçların da birbirleri ile iletişim halinde olduğu gerek mantar türleri yoluyla gerekse de kendi kökleri yoluyla diyalog halinde oldukları ortaya çıkmaktadır. Bunu yeni büyüyen küçük bir fidana gereğinden fazla güneş gitmesi veya gitmemesi için yaprakları ile onu korumaktan, ya da artık dalları ve yaprakları olmayan yaşlı ağaçlara ise kökler üzerinden glukoz vermeleri ve beslemeleri kadar, o yaşlı ağacın ise kendilerinin bilgi deposu olduğu ve herhangi bir hastalık ya da böcek dadanması karşısında ne yapmaları gerektiği, nasıl bir öz savunma olacak onu birbirlerine bildirdikleri de ortaya çıkarılan gerçekler olmakta.
 
*Yazının devamı haftaya “Zihniyet İnşası” başlığıyla yayınlanacaktır. 
 
*Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.