Kapitalizmin triadik tahakküm aygıtı
- 09:06 17 Nisan 2026
- Jineolojî
"Hiyerarşinin doğuşu ile başlayan katmanlar, bugün sömürü zinciri olarak kendini var etmektedir. En tepede “Egemen insan” (beyazlar ve erkekler), hemen altında “İkinci insan” konumundaki kadınlar, en alttaki basamakta ise hayvanlar ve diğer tüm canlılar yer alır. Bu hiyerarşik yapı insanı doğanın mutlak hâkimi sayarken, kadını erkeğin denetimine, diğer canlıları ise insanın sınırsız kullanımına açık 'Kaynaklar' olarak konumlandırır"
Derya Akyol
Kapitalist modernite, üç sacayağı üzerinde yükselen totaliter bir uygarlık projesidir: Doğayı ve emeği endüstriyel rasyonaliteyle disipline eden endüstriyalist üretim rejimi, bu sömürüyü meşrulaştıran ve sürdüren ulus-devletin siyasi-ideolojik aygıtları, tüm toplumsal ilişkileri metalaştıran sermayenin küresel dolaşım mantığı. Bu üçlü yapı, birbirini besleyen ve güçlendiren üç tahakküm ekseni olarak işler: Endüstriyalizm, kendi paradigmasıyla insan bedenini ve doğal çevreyi standartlaştırıp kontrol altına alırken; ulus-devlet, bu süreci milliyetçi söylemler ve bürokratik şiddetle meşrulaştırır; sermaye ise artı-değer üretme mekanizmalarıyla yaşamın tüm alanlarını piyasa ilişkilerine tabi kılar.
Ulus-devlet, modernitenin bir ürünü olarak ortaya çıkmış, homojen bir ulusal kimlik yaratma iddiasıyla kendini var eden bir siyasi modeldir. Ancak bu model çoğu zaman sınırları içindeki farklı etnik, kültürel ve ekolojik gerçeklikleri yok sayarak baskıcı bir tahakküm mekanizmasına dönüşmüştür. Ulus-devlet, "Bir millet, bir dil, bir bayrak" miti üzerinden kurgulanırken, yarattığı ulus dışındakileri asimile etmeyi, doğayı ise sınırsız bir kaynak olarak görmeyi meşrulaştırır. Türkiye'de de benzer durumlar söz konusudur. Özellikle etnik ve kültürel çeşitlilik bağlamında ayrıştırıcı politikalar sömürge durumuna evrilen süreçler yaşanmış-yaşanmaktadır. Büyük bir nüfusa sahip Kürt halkının anadillerinde eğitim hakkının, kültürel değerlerinin tanınmaması, bu hakkın ulus-devletin "Türklük" vurgusuyla çatıştığı gerekçesiyle reddedilmektedir. Ayrıca, özellikle 20. Yüzyıl boyunca uygulanan asimilasyon politikaları, Alevilerin inanç kimliğinin resmi olarak tanınmaması ve Roman vatandaşlara yönelik ayrımcı uygulamalar, ulus-devletin homojenleştirici yaklaşımının yarattığı adaletsizliklere örnek gösterilebilir.
Ayrıca kapitalist modernite perspektifinden ulus-devlet, endüstriyal kapitalizmin ihtiyaç duyduğu merkezi yönetim, standartlaştırılmış pazar ve emek kontrolü için gerekli bir siyasi örgütlenme modelidir. Devletin “Hükümet tarzı” olarak tabiatı onun özel mülkiyet ve yalıtılmış “Ekonomi” ile kamusal olarak aynı hizada olmasından kuvvetle etkilenmiştir. Devletin otonomisi, kontrolünün büyük ölçüde dolaylı olduğu sermayenin birikimine dayanmasıyla asla tamamen “Belirlenmiş” değilse bile onu koşuludur. (Anthony Giddens, Ulus Devlet ve Şiddet) Ulus-devletin bir gereklilik olarak inşa edilmesi, sadece ekonomik ihtiyaçlarla da sınırlı değildir; aynı zamanda toplumsal kimlikleri de dönüştüren bir iktidar projesidir. Devletin sermaye birikimine dolaylı ancak yapısal bağımlılığı, onun tarafsız bir aktör olmaktan öte sınıfsal çıkarların yeniden üretimine hizmet eden bir mekanizma olduğunu ortaya koyar. Bu bağlamda müşterek/kamusal alanların özel mülkiyet mantığı ile uyumlanması, toplumu ve yurttaşlık kavramını bile metalaşma süreçlerden azade tutmaz. Bu süreçte devlet, yalnızca ekonomik düzenlemelerin bir aracısı olarak kalmaz; aynı zamanda kapitalist sistemin devamlılığını sağlayacak her türlü toplumsal bir dönüşümün de mimarı haline gelir. Sermaye birikiminin nesnel/zorunlu gereklilikleri, devletin hukuki ve ideolojik aygıtlarını şekillendirirken, bu durum toplumsal yaşamın her alanında kendini hissettirir. Bu yapı, sermaye birikimini kolaylaştırmak için hukuki güvence sağlarken, aynı zamanda homojen bir ulusal kimlik inşa ederek kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu itaatkâr işgücü ve tüketici kitlesini yaratır. Ancak ulus-devlet, bu işlevleri yerine getirirken derin eşitsizlikler, baskı mekanizmaları ve yıkıcı sonuçlar üretir, sınıfsal sömürüyü kurumsallaştırır.
Ulus-devletin sömürücü ve homojenleştirici yapısı, aynı zamanda derinden erkek egemen nitelik taşır. Kapitalist modernite, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üreten mekanizmalarla iç içe geçmiş bir sistem olarak işler. Ulus-devletin hukuki, ekonomik ve siyasi kurumları, geleneksel aile yapılarını ve cinsiyet rollerini kurumsallaştırarak, kadınların ikincil konumunu pekiştirir. Miras hukukundan çalışma yaşamına kadar uzanan düzenlemeler, erkeklerin maddi ve sembolik üstünlüğünü garanti altına almaya çalışır. Aynı şekilde, devletin şiddet tekelini elinde tutması ve militarizmle kurduğu organik bağ, eril iktidarın sürekliliğini sağlar. Resmi tarih yazımı, eğitim politikaları ve kültürel normlar, "Erkek kahramanlıklar"ı beslerken kadınları ya annelik rolüne hapseder ya da kamusal alanın dışına iter. Bu sistem yalnızca kadınları değil, ataerkil normlara uymayan tüm cinsel yönelimleri ve bütün kimlikleri yok sayarak, ataerkilliği merkeze yerleştirir. Dolayısıyla ulus-devlet, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu emek rejimini sürdürürken, bir yandan da toplumsal cinsiyet temelinde hiyerarşik bir düzen inşa eder ve bu düzenin şiddetini meşrulaştırır.
Hiyerarşinin doğuşu ile başlayan katmanlar, bugün sömürü zinciri olarak kendini var etmektedir. En tepede “Egemen insan” (beyazlar ve erkekler), hemen altında “İkinci insan” konumundaki kadınlar, en alttaki basamakta ise hayvanlar ve diğer tüm canlılar yer alır. Bu hiyerarşik yapı insanı doğanın mutlak hâkimi sayarken, kadını erkeğin denetimine, diğer canlıları ise insanın sınırsız kullanımına açık “Kaynaklar” olarak konumlandırır. Bu sistem cinsiyetçilik ile birlikte türcülüğü de besleyerek insanmerkezci bir tahakküm düzenini sürdürür. Bu düzen yalnızca kadınların değil, doğada bulunan diğer varlıklarında metalaştırılarak, sömürülmesine dayanır. Türcülük de tıpkı cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi, bir “Üstünlük” hiyerarşisi kurarak şiddeti meşrulaştırır: İnsan dışı canlılar “Duygusuz bedenler” olarak görülür; onların acıları, yaşam hakları ve özerklikleri yok sayılır. Aynı mantık, erkek egemen sistemin kadınları “Zayıf” ya da “İkincil” konuma hapsetmesine benzer şekilde işler. Doğa “Kaynak” olarak tanımlandığında, onlar üzerindeki her türlü şiddet “İhtiyaç” adına normalleştirilir. Kapitalizm bu sömürüyü endüstriyel ölçekte derinleştirirken, ataerkil yapı da bu tahakkümü kültürel olarak besler.
Rant Ekonomisinde Toplumsal Krizler
Türkiye, neoliberal kapitalizmin acımasız mekanizmaları altında derin bir toplumsal ve siyasal krizle boğuşuyor. Devlet ile bütünleşmiş sermaye grupları, özellikle inşaat, enerji ve savunma üçgeninde dönen rant ekonomisiyle tüm varlıkları yağmalarken, geride kalan nüfus için giderek daralan geçim araçları kalmaktadır. Her geçen gün daha da derinleşen bu eşitsizlik, artık yaşamı sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Hukuk devleti ilkesinin sistematik olarak aşındırıldığı bu süreçte, Anayasa’nın temel güvenceleri pratikte işlevsizleştirilmiştir. Yargı bağımsızlığının kaybı, keyfi gözaltılar hukukun üstünlüğü ilkesini rafa kaldırmıştır. İfade özgürlüğüne yönelik ağır kısıtlamalar (TCK 299, 301 vd.) AİHM kararlarının uygulanmaması, ağır hasta tutukluların hala cezaevlerinde tutuluyor olması, hukuki belirsizlik ortamını derinleştirmiştir. Bu bağlamda cezasızlık politikalarının yerleşik hale gelmesi, özellikle devlet aktörlerinin işlediği insan hakları ihlallerinin soruşturulmaması, hukuk devletinden polis devletine geçiş göstergeleridir.
Ülkenin güncel sosyo-politik manzarası, toplumsal adalet mekanizmalarının derin bir kriz içinde olduğunu gözler önüne seriyor. Kadınlar, LGBTİ+ bireyler ve işçi sınıfı, erkek egemen devlet aygıtının ürettiği çok katmanlı baskı rejiminin hedefi konumundadır. Yasaların uygulanmaması ya da uluslararası sözleşmelerden çekilme kararı (İstanbul sözleşmesi vb.) erkek şiddetinin devlet eliyle meşrulaştırılması anlamına gelmektedir. Çok boyutlu bu krizler, yalnızca yasal düzenlemelerle çözülemeyecek kadar derin köklere sahiptir; zira devletin kendisi, toplumsal eşitsizlikleri, emek gaspını yeniden üreten bir aygıta dönüşmüştür.
NOT: Yazının devamı “Bir Savaş Aracı Olarak Doğa” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “DEMOKRATİK TOPLUM SOSYALİZMİ” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







