KCDK-E Eşbaşkanı: Yeniden yüzümüzü Kürdistan'a döneceğiz
- 09:08 31 Temmuz 2026
- Siyaset
Melek Avcı
ANKARA- KCDK-E Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, kök yasa kapsamında olası Avrupa’dan geri dönüşlere ilişkin, “ ‘Aynı suçu işlememek kaydıyla’ gibi bir şartın getirilmesi doğru değildir. Ben bir Kürt kadını olarak ömrünü bu mücadeleye vermiş biri olarak bunu özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye'ye döndüğümde yine siyaset yapacağım. Hep birlikte bu barış sürecini inşa etmek için yeniden yüzümüzü Kürdistan'a döneceğiz” dedi.
Barış ve Demokratik Toplum süreci kapsamında Kök Yasa hazırlığına ilişkin tartışmalar sürerken PKK'nin feshi sonrası geri dönüşlerin hangi hukuki güvenceyle gerçekleşeceği, demokratik siyasetin önünün nasıl açılacağı ve sürecin İmralı'da oluşan mutabakat temelinde ilerleyip ilerlemeyeceği soruları yanıt bekliyor.
Yine taslakta yer alması beklenen geri dönüşlerin hangi hukuki güvenceyle gerçekleşeceği, dil ve ifadelerdeki sorunlar gibi tartışmalı düzenlemelerin yasada yer alıp almayacağı ve sürecin hangi ilkeler üzerinden ilerleyeceği belirsizliğini korurken, Avrupa'daki sürgünlerin gözü de Meclis'ten çıkacak düzenlemelere çevrilmiş durumda.
KCDK-E Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, hem Avrupa'dan olası geri dönüşleri hem de barışın kalıcılaşması için atılması gereken adımları JINNEWS'e değerlendirdi.
“Demokratik toplumu inşa etmek barış mücadelesini ve barış sürecinin inşasını gerçekleştirmek demektir. Biz, bu barış sürecinin ve yürütülen müzakerelerin sürüncemede bırakılmaması noktasında Avrupa'da da ciddi bir çalışma ve çaba yürütüyoruz.”
*27 Şubat'ta yapılan çağrının ardından Avrupa'daki Kürt diasporası süreci nasıl ele aldı?
Süreci 27 Şubat açıklamasıyla birlikte Avrupa'dan birebir takip edenleriz. Çünkü her ne kadar Avrupa'da olsak da Kürt meselesi yıllardır tartışılan, tarihsel bir meseledir. Bu tarihsel meselenin tartışılması, gündeme alınması ve takip edilmesi bizim açımızdan da tarihsel bir süreçtir. Elbette bunun 27 Şubat öncesi de var. Özellikle son 10 yılda Kürtlere yönelik siyasi soykırım politikaları öyle bir noktaya getirildi ki, Türkiye'de siyaset yapan, Kürt meselesi üzerine gerçekten kafa yoran ve bu meselenin demokratik bir zeminde çözülmesi gerektiğini ifade edenler çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Türkiye'de hukuki bir zemin olmadığı için, ağzını açan ve söz söyleyen herkese karşı sayısız dava açıldı. Bunların hiçbir hukuki zemininin olmadığını da defalarca ifade ettik. Biz politik mücadeleyi yürütürken, Kürt diasporasının da yıllardır sürdürdüğü ciddi bir potansiyel var. Bu potansiyel de Kürt özgürlük mücadelesini, Kürt kimliğini, Kürt dilini ve Kürtlerin statüsünü tanıma; Kürt meselesinin artık hukuksal bir zeminde çözülmesi konusunda burada da ciddi bir takip yürütüyor ve bunun mücadelesini veren önemli bir potansiyel oluşturuyor. Şu anda ise 27 Şubat çağrısıyla birlikte, Önderliğin ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ olarak adlandırdığı süreç itibarıyla, bu süreci nasıl inşa edeceğimiz üzerinde duruyoruz. Demokratik toplumu inşa etmek de barış mücadelesini ve barış sürecinin inşasını gerçekleştirmek demektir.
“Hem süreci takip etme hem de sürece dahil olma noktasında ciddi bir çaba söz konusu. Bu çaba iki yılı aşkın bir zamandır sürüyor ve meselenin hangi zeminde çözülmesi gerektiğine dair çalışmalar yürütülüyor. Bu mesele ancak hukuksal bir zeminde çözülebilir.”
* Avrupa'da yürüttüğünüz çalışmalar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin ilerlemesine nasıl bir katkı sunuyor? Avrupa'nın bu süreçteki siyasal sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz?
Biz, bu barış sürecinin ve yürütülen müzakerelerin sürüncemede bırakılmaması noktasında Avrupa'da da ciddi bir çalışma ve çaba yürütüyoruz. Gerek kendi toplumsal dinamiklerimiz içerisinde gerekse Avrupa'nın kendine özgün yapıları içerisinde çalışmalar yürütülüyor. Burada kurumlar, hükümetler ve devletler gibi muhataplar da var. Çünkü bu mesele yalnızca Türkiye'nin ya da Türk-Kürt meselesinin çözümüyle sınırlı bir mesele değil, uluslararası bir meseledir; aynı zamanda Ortadoğu'nun da meselesidir. Dolayısıyla, meselenin bütünlüklü ele alınması açısından Avrupa devletlerinin de Türkiye üzerinde siyasal ve politik bir baskı oluşturması gerekiyor. Çünkü Kürt meselesi çözülmeden Türkiye'nin sorunlarının da çözülemeyeceği, birçok kesim ve Avrupa ülkeleri tarafından da bilinen bir gerçektir. Ancak ciddi bir dayatma, uzatma ve ısrar söz konusu. Elbette Kürt sorunu sözlü olarak kabul ediliyor. Fakat bunun hangi zeminde çözüleceği konusunda yavaş hareket eden ve süreci sürüncemede bırakan bir yaklaşım var. Bu yaklaşımın ortadan kalkması ve sürecin hızlanması açısından Avrupa'da da yürütülen bir mücadele var. Hem süreci takip etme hem de sürece dahil olma noktasında ciddi bir çaba söz konusu. Bu çaba iki yılı aşkın bir zamandır sürüyor ve meselenin hangi zeminde çözülmesi gerektiğine dair çalışmalar yürütülüyor. Bu mesele ancak hukuksal bir zeminde çözülebilir.
“Önder Öcalan'la yürütülen görüşmelerden sonra önderlik gerçekten ciddi bir çaba, yoğun bir mesai ve büyük bir mücadele yürüttü. Yaklaşık 27 yıldır İmralı Adası'nda Kürt sorununun çözümü için çaba gösteriyor.”
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsü noktasındaki tartışmalar devam ediyor ve yasa taslağında yer almayacağı belirtiliyor buna dair ne düşünüyorsunuz?
Bizler de bu mücadeleyi yürütürken ve siyaset yaparken şunu savunduk: Eğer bir yerde adalet varsa, o adalet herkesi kapsamalıdır. Bu mesele de ancak hukuki bir zeminde çözülebilir. Bu hukuki zemin; Kürtleri kriminalize eden, ‘terör’ tanımları üzerinden yaklaşan bir zemin olmamalıdır. Kürtler kimlikleri, dilleri, kültürleri, varlıkları ve özgürlükleri için demokratik bir mücadele yürütüyor. Bu mücadelenin sonucunun da artık meşru ve hukuksal bir zeminde kabul edilmesi ve bu çerçevede çözülmesi gerekir. Türkiye'de bir mesele, bir sorun var ve bu sorunun çözümü için adım atan kişi Kürt Halk Önderi Öcalan'dır. Elbette bu mesele, iki tarafın muhataplığıyla çözülebilecek bir meseledir. Bir tarafta devlet, diğer tarafta ise Kürt meselesinin muhatabı olarak yıllardır Kürt Halk Önderi gösterildi ve ifade edildi. Bunun meşru bir zemini de oluştu. Önder Öcalan'la yürütülen görüşmelerden sonra önderlik gerçekten ciddi bir çaba, yoğun bir mesai ve büyük bir mücadele yürüttü. Yaklaşık 27 yıldır İmralı Adası'nda Kürt sorununun çözümü için çaba gösteriyor. Önderlik hep şunu ifade etti: ‘Ben Kürt meselesini çözmek için bir muhatap arıyorum’ Yani sürekli bir muhatap arayışı içerisinde oldu. Özellikle son iki yıl içerisinde, devlet tarafından Önder Öcalan'ın muhatap alınması ve Kürt meselesinin ancak Önder Öcalan'la çözülebileceği noktasına gelinmesi tarihsel bir gelişmedir.
“Türkiye'nin hem demokratikleşmesi hem de Kürt meselesinin demokratik bir zeminde çözülmesi için biz demokratik siyaset yapmaya hazırız.”
*Önümüzdeki günlerde Meclis’e yasa taslağı sunulacak fakat hala üzerinde ciddi müzakereler sürdürüldüğü belirtiliyor, özellikle İmralı’daki görüşmelere mutabık kalınması çağrısı var. Yasa taslağının gecikmesini nasıl görüyorsunuz?
Son iki yıldır yürütülen tartışmalar, nasıl bir taslak ve nasıl bir zemin oluşturulacağı üzerine yoğunlaştı. Aslında Önder Öcalan da ilk görüşmeden sonra buna ilişkin önerilerini sunmuştu. Hangi zeminin, hangi ilkelerin ve hangi hukukun esas alınması gerektiği konusunda da önderlik görüşlerini ortaya koymuştu. Tabii ki devlet de, dışarıya yansıyan ve bizim de buradan okuyabildiğimiz kadarıyla, kendi içinde çok yekpare değil. Hâlâ savaşta ısrar eden bir kesim var. Bu kesimin, Kürt sorununun Türkiye'de demokratik bir zeminde çözülmemesi konusunda ciddi bir ısrarı bulunuyor. Belki de bu meselenin iki yılı aşkın süredir uzamasının nedenlerinden biri de budur. Yoksa Meclis'e sunulması istenen taslak, normal şartlarda Nisan ya da Mayıs ayında Meclis'e gelmeliydi. Eğer bu taslak o dönemde Meclis'e gelmiş olsaydı, bugün belki çok farklı şeyleri tartışıyor olacaktık. Bununla birlikte, Bese Hozat öncülüğünde 30 arkadaşın sembolik olarak silah yakması ve ‘Biz Türkiye'ye dönüp demokratik siyaset yapmaya hazırız’ mesajını vermesi de tarihsel bir çıkıştı. Bu, aynı zamanda sürece sahip çıkmanın ve ‘Biz hazırız’ demenin somut bir ifadesiydi. Türkiye'nin hem demokratikleşmesi hem de Kürt meselesinin demokratik bir zeminde çözülmesi için biz demokratik siyaset yapmaya hazırız. Sürecin akışına baktığımızda, gün gün ilerleyen tarihsel gelişmeler bunu gösteriyor. Normalde böylesi tarihsel bir meselenin açıklamasının yapıldığı günün ardından, Bese Hozat'ın öncülüğündeki bir grup gerillanın aynı hafta içerisinde Türkiye'ye gelerek demokratik siyasete katılması ve Kürt meselesinin çözümüne demokratik siyaset içerisinde ilk adımı atması gerekiyordu. Ancak Türkiye'nin bu konuda barışa ne kadar hazır olduğuna da bakmak gerekir. Türkiye'nin buna ne ölçüde uygun bir zemin oluşturduğu da önemlidir. Sürecin bugüne kadar gelmesi ve hâlâ uzatılmaya çalışılması da biraz bununla ilgilidir.
* Meclis'e sunulması beklenen yasa taslağının hangi ilkeler üzerine kurulması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Nihayetinde Meclis'e gelecek taslağın içerisinde ne olduğu konusunda açıkçası bizler de Avrupa'dan ancak oluşan kamuoyu, yürüyen tartışmalar ve basına yansıyan bilgiler üzerinden değerlendirme yapabiliyor, bunları okuyabiliyoruz. Dolayısıyla bu tartışmalarda ortaya çıkacak düzenlemelerin ne Kürtleri ne de gelip demokratik siyasete katılacak insanların demokratik siyaset yapabilme koşullarını rencide etmemesi gerekir. Çıkacak yasaların da yarın herhangi bir engel oluşturmaması konusunda Meclisin, iktidarın ve devletin bu hassasiyetleri mutlaka göz önünde bulundurması gerekir. Bu nedenle Avrupa'dan yürüttüğümüz çalışmalar ve mücadele devam ediyor. Kendi örgütlülüğümüzü ve mücadelemizi bu sürece katkı sunacak şekilde sürdürüyoruz. Bu süreci daha iyi örgütlemek ve daha da büyütmek gerekir. Çünkü barış süreçlerinin savaştan daha zor olduğunu biz de biliyoruz. Kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için toplumsal mücadeleyi büyütmek, toplumu bu sürece katmak ve sürecin toplumsallaşmasını sağlamak gerekir. Avrupa'da da bu doğrultuda yürütülen ciddi çabalar bulunmaktadır.
“ ‘Aynı suçu işlememek kaydıyla’ gibi bir şartın getirilmesi doğru değildir. Ben bir Kürt kadını olarak ömrünü bu mücadeleye vermiş biri olarak bunu özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye'ye döndüğümde yine siyaset yapacağım. Yine konuşacağım, tartışacağım, barışı inşa etmek ve örgütlemek için mücadele yürüteceğim.”
*Avrupa'daki politik sürgünler açısından kök yasa kapsamında geri dönüş tartışmaları ne ifade ediyor? Güvenli ve onurlu bir dönüşün koşulları sizce neler olmalı?
Şimdi Avrupa açısından da geri dönüşlerin nasıl olacağını değerlendirebilmek için, öncelikle Meclis'e gelecek taslağın içeriğini görmek gerekir. Bu taslakta ne var? Bu taslak bizi nasıl etkileyecek? Bunu bilmek gerekiyor. Çünkü mesele sadece Avrupa'yla sınırlı değil; Mexmur da dâhil olmak üzere dünyanın birçok yerine Kürtler sürgün edildi. Bunlar politik sürgünlerdir. Avrupa'yı ele aldığımızda ise 1960'lı yıllarda gelen bir kuşak var. Ardından 1980 darbesiyle birlikte, o dönemin şiddetine ve darbeye maruz kalan insanların göçüyle Avrupa ciddi bir göç aldı. Bunlar bizim zorunlu göç dediğimiz, aynı zamanda politik göçlerdi. Daha sonra 1990'lı yıllarda da Avrupa, Kürdistan'dan ciddi bir göç aldı. Devlet şiddetine, köy yakmalarına maruz kalan insanlar göç etmek zorunda kaldı. Kürdistan neredeyse yerle bir edildi. Köyüyle, dağıyla, taşıyla zorunlu göçe maruz bırakılmış bir toplumdan bahsediyoruz. 2000'li yıllardan sonra da bu süreç devam etti. Özellikle son 10 yılda çok ciddi bir politik göç yaşandı. Bunun yanında bir de gelecek kaygısıyla gerçekleşen göçler oldu. Üniversitesini bitiren, mezun olan ve Türkiye'de geleceğini göremeyen yüzlerce genç, meslek sahibi olmasına rağmen işini, yaşamını geride bırakıp geleceğini Avrupa'da aramaya başladı. Böyle bir kesim de var. Bunların hepsini birlikte değerlendirmek gerekir. Yani Türkiye neden bu kadar göç verdi? Hem nitelikli bir göçten hem politik bir göçten hem de geleceğini Türkiye'de göremeyen bir kuşağın göçünden söz ediyoruz. Özellikle son 10 yılda, önünü göremeyen genç bir nesil yönünü Avrupa'ya çevirdi ve Avrupa'ya geldi. Bu da bugün burada ciddi bir potansiyel oluşturuyor.
Yine konuşacağım ve siyaset yapacağım
Şimdi bu yasaların çıkış sürecini biz de yakından takip ediyoruz. Dolayısıyla bizim açımızdan en önemli soru şu: Bu düzenlemeler bizi nasıl etkileyecek? Kesinleşmiş cezası olanlar, davaları devam edenler var. Hepimizin çok sayıda dosyası bulunuyor. Benim de hem kesinleşmiş ceza aldığım dosyalarım hem de hâlâ devam eden yüzlerce davam var. Böyle bir süreçten geçiyoruz. Bu dosyaların tamamının düşmesi gerekir. Ancak bunun çeşitli şartlara bağlanması açıkçası doğru ve etik değildir. Bugün Türkiye'ye dönmek isteyen çok sayıda siyasetçi var. Milletvekilliği yapmış, belediye başkanlığı yapmış, il başkanlığı yapmış, parti meclislerinde görev almış pek çok arkadaşımız, açılan sayısız dava nedeniyle Avrupa'ya göç etmek zorunda kaldı. Ancak hepsinin de geri dönme talebi var. Çünkü hiçbirimiz kendi toprağımızdan, kendi ülkemizden kopmuş değiliz.
Bugün fiziksel olarak Avrupa'dayız. Ama yüreğimiz de aklımız da kendi toprağımızda, Kürdistan'dadır. Kendimizi hiçbir zaman Avrupa'ya ait hissetmedik. Burada yalnızca bulunduğumuz ülkenin meşru zemini içerisinde mücadelemizi sürdürüyor, taleplerimizi dile getiriyor ve bunu örgütlemeye çalışıyoruz. Kürtlerin statüsünün tanınması mücadelesini de burada sürdürüyoruz. Ancak "aynı suçu işlememek kaydıyla" gibi bir şartın getirilmesi doğru değildir. Ben bir Kürt kadını olarak ömrünü bu mücadeleye vermiş biri olarak bunu özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye'ye döndüğümde yine siyaset yapacağım. Yine konuşacağım, tartışacağım, barışı inşa etmek ve örgütlemek için mücadele yürüteceğim. Asıl mesele de bundan sonra başlayacaktır.
“Hassasiyetler dikkate alınarak hazırlanacak bir yasa ve Meclis'e gelecek taslağın, en azından ilk aşama olarak, bizlerin de gönül rahatlığıyla kendi ülkemize dönmesini sağlayacağını umut ediyoruz. Böylece hep birlikte bu barış sürecini inşa etmek için yeniden yüzümüzü Kürdistan'a döneceğiz.”
* Kök yasa taslağının güçlü bir hukuki zemin oluşturması neden mühim? Yanı sıra kök yasa dışında sizce kalıcı bir çözüm için yalnızca yasal düzenlemeler yeterli mi?
Bir ya da iki yasa çıkacak, bir taslak Meclis'e gelecek. Ancak asıl mücadele, bu taslağın ardından Kürt meselesinin statüsünün tanınması için verilecektir. Her şey bu taslakla bitecek diye bir şey yok. Bu taslak önemlidir, ilk adımdır ve biz bunu önemsiyoruz. Ama yüz yıllık bir meseleyi bir ya da iki yılda çözmek mümkün değildir. Biz bunun da farkındayız. Ancak bu yasalar yeniden bir erteleme kararıyla ya da "aynı suçu işlememe" şartıyla düzenlenirse, bunu doğru bulmayız. Çünkü biz zaten bir suç işlemedik. Türkiye'de demokratik siyaset yürütebileceğimiz bir zemin göremediğimiz için kendi ülkemizden ayrılmak zorunda bırakıldık. Hiçbirimiz keyfi olarak diasporaya gelmedik ya da sürgünü tercih etmedik. Sürgün çok ağır bir kavramdır ve bunu açıkça ifade etmek gerekir. Bu nedenle, özellikle karar verici konumda olan devlet, iktidar ve muhalefet kesimlerinin bu hassasiyetleri göz önünde bulundurması gerekir. Bu süreçte sadece Avrupa'dan bir dönüş olmayacak. Eğer bu mesele gerçekten demokratik bir zemine taşınacaksa, gerilla da gelecek, Mexmur'dakiler de gelecek, Avrupa'dakiler de gelecek. İnsanlar kendi köylerine, kendi ülkelerine dönerek yeniden yaşamlarını inşa edecek. Dolayısıyla bunun gerçekleşebilmesi için sağlam bir hukuki zemin oluşturulması gerekir. Bu zemin de anayasal güvencedir. Anayasal güvence sağlanmadan ve çıkarılacak yasalarla yeniden "aynı suçu işlememe" gibi bir şart dayatılırsa, bu samimi bir yaklaşım olmaz. Umarım basında ve kamuoyunda tartışıldığı şekliyle olmaz.
Elbette her iki tarafın da hassasiyetleri var. Biz Kürtler de bu konuda hassasız. Kırk yıllık savaşın içinde yaşamış, o sürece tanıklık etmiş insanlarız. Türkiye cephesinin de elbette hassasiyetleri vardır. Ancak herkesin üzerinde uzlaşabileceği, hakları güvence altına alan bir taslağın Meclis'e gelmesi gerekir. Görüşmeler elbette devam ediyor. Önder Öcalan'la da görüşmeler sürüyor. Önderliğin de ortaya koyduğu bir taslak ve çeşitli öneriler mutlaka vardır. Basına yansıdığı ve bize ulaştığı kadarıyla, devletin ve iktidarın Meclis çatısı altında ortak bir metin oluşturması, bizlere yeniden suç isnat eden değil, yürüttüğümüz demokratik mücadeleyi esas alan bir yaklaşım benimsemesi gerekir. Çünkü biz insan haklarını savunan, demokratik siyaset yürüten insanlarız. Bu nedenle herhangi bir suç işlemedik. Bu hassasiyetlerin dikkate alınarak hazırlanacak bir yasa ve Meclis'e gelecek taslağın, en azından ilk aşama olarak, bizlerin de gönül rahatlığıyla kendi ülkemize dönmesini sağlayacağını umut ediyoruz. Böylece hep birlikte bu barış sürecini inşa etmek için yeniden yüzümüzü Kürdistan'a döneceğiz.
“Bu adımla birlikte önümüzdeki dönemde Kürt dilinin tanınması, bireysel hakların güvence altına alınması, özgürlüklerin tanınması, kadın haklarının ve kadın kimliğinin tanınması, anadilde eğitimin ve Kürtçenin resmî statüsünün kabul edilmesi için mücadele yürütülecektir.”
*Yasa taslağının hayata geçirilmesinin ardından Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik siyaset açısından önümüzdeki dönemin temel mücadele başlıkları neler olacak?
Aslında odaklanılması gereken birçok konu var. Başta da ifade ettiğim gibi, asıl mesele bundan sonra başlıyor. Bu sadece bir adımdır. Siyasetin önünü açan, demokratik mücadelenin önünü açan bir adımdır. Her zaman ifade ettiğim bir husus da şudur: Devlet baskılarından vazgeçsin, baskılar sona ersin. Biz başka bir şey istemiyoruz. Peki bundan sonra ne yapılması gerekiyor? Asıl görevimiz ve asıl işimiz bundan sonra başlıyor. Bu sadece bizim için değil, devlet açısından da geçerlidir. Bundan sonra "Biz bu halklarla nasıl birlikte yaşayacağız" sorusuna odaklanılması gerekiyor. Biz bunu çokça tartışıyoruz. Türkiye'deki halkların birbirleriyle herhangi bir sorunu olmadığını görmek gerekir. Geçmişte de bugün de tarih boyunca durum böyle olmuştur. Ancak bu konuda değişmesi gereken devlet politikasıdır. Devlet dediğimiz yapı topluma hizmet eden, toplumu koruyan bir mekanizma olmalıdır; topluma baskı uygulayan bir yapı olmamalıdır. Bu nedenle devlet politikasının artık değişmesi gerekir. Bugün Türkiye'deki yasalar topluma hizmet eden yasalar değildir. Öncelikle 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasal zihniyetten çıkılması gerekir. Bizler açısından bu meselenin iki temel boyutu var. Birincisi, Kürtlerin statüsünün tanınmasıdır. İkincisi ise önderliğin statüsünün hâlâ netleşmemiş olmasıdır. Bu statünün değişmesi gerekir. Önderliğin statüsü tanınmadığı sürece bu süreç kendi içinde riskler taşımaya devam edecektir.
Sürecin yürütücüsü Önderliktir
Çünkü Devlet Bahçeli de defalarca çağrı yaparak "kurucu önder" ifadesini kullandı ve bu meselenin ancak kurucu önder tarafından çözülebileceğini söyledi. Mademki bu tanımlama yapılıyor, Kürtlerin de kurucu Önder olarak gördüğü kişinin bu süreçte fiziki özgürlüğünün ve statüsünün tanınması gerekir. Bunun sağlanması, toplumla ve farklı kesimlerle özgürce iletişim kurabilmesi, Türkiye'nin nasıl yeniden inşa edileceğine dair toplumla ve halklarla doğrudan temas yürütebilmesi açısından önemlidir. Bu nedenle öncelikle Önderliğin statüsünün tanınması gerekir. Çünkü bu sürecin yürütücüsü Önderliktir, baş müzakerecisi de odur. Devlet de bunu sözlü olarak kabul etti. Ancak bunun resmiyet kazanması ve hukuki güvenceye kavuşması gerekir. Çünkü yarın ne olacağının garantisi yoktur. Bunu açıkça söylemek gerekir. Bununla birlikte biz bu konuda umutluyuz. Bu ilk adımdır. Bu adımla birlikte önümüzdeki dönemde Kürt dilinin tanınması, bireysel hakların güvence altına alınması, özgürlüklerin tanınması, kadın haklarının ve kadın kimliğinin tanınması, anadilde eğitimin ve Kürtçenin resmî statüsünün kabul edilmesi için mücadele yürütülecektir.
Kürtler de Türkiye'deki diğer tüm halklarla birlikte ortak yaşamı esas alarak bu yaşamı birlikte inşa edecektir. Biz yürüttüğümüz mücadelenin demokratik ve meşru bir zeminde sürdürülmesini savunuyoruz. Kendi sorunlarımızı da ancak bu meşru ve demokratik zeminde birlikte tartışarak kalıcı bir çözüme ulaştırabiliriz.







